18 Şubat 2012 Cumartesi

BİR KEŞİF ÂNI - CELAL HOSROVŞAHİ, FURUĞ'UN ÖYKÜSÜ



Kadıköy’den Bahariye’ye çıkan karmaşık yollardan ne çok geçtin... 
Kimi zaman yetişecek bir yerin vardı, rüzgâr oldun; kimi zaman aheste adımların gitti geldi Kadıköy labirentinde. 
Neyse ki bugün yavaşsın. İstediğin yerde oturup kahve içtin, arkadaşına uğradın, Balık Pazarı’ndan alışveriş yaptın. Şimdi yokuşlardan birinin başındaki çukur sahafın önünde duruyorsun. Üzerinde durulacak bir sahaf alışkanlığın olmadığı ve bugüne özel rahatlığın düşünülürse burayı pekala es geçebilirdin.
Dükkanın önündeki tezgahın sağ köşesinde, en üstte incecik bir öykü kitabı duruyor. Celal Hosrovşahi’nin Furuğ’un Öyküsü. Çevirmenler arasında yine yazarın adı var. Okuyunca anlıyorsun, İranlı yazarla kitabın diğer çevirmeni Onat Kutlar’ın yakın arkadaş olduklarını.

Bir keşif ânı olduğunu anladın, için ısındı. Üzerine sonradan basılmış kırmızı etiket, kitabın dudakları olmuş, aralanıyor, “Senin oldum,” diyor. 
Cafe Nadiri’yle açılıyor kitap. Bir öykü, kafede geçiyorsa okunmayı baştan hak ediyordur, dersin hep. Üstelik burada beklentilerini katbekat aşan bir duruluk var. ‘Konuşunca sadece şiir konuşurdu Sohrab ya da susardı,’ diyor, o anda tanımaya, anlamaya başlıyorsun Sohrab’ı. Mahzunluğunu susarak yaşamanın kırılganlığını düşünüyorsun Sohrab’la. Devam ederken bazı satırların kapısını açıyor başka odalara giriyorsun.

“Aynaya baktım. Şiddetli bir kar yağıyordu. Aynadaki yolu ağır ağır kaplıyordu. Yolun kıyısındaki ağaçların dallarını da. Kalktım. Aynaya doğru yürüdüm. Kar altında, ağaçların kıyısından yürüyerek uzaklaştım.”

Alice Harikalar Diyarı’ndan bugüne dek karşı-dünyayı anlatmakta çarpıcı bir araç olan aynayı tüm sadeliğiyle hayatın ortasına yumuşacık bırakıvermiş yazar. Gerçeğin kırıldığı ve aynı zamanda anlam kazandığı noktada sayfaları satırlara sığdırmış.

Ama seni esas kırıp geçiren Mühür. Yatağından sürünerek çıkan hasta çocuk, parmağında daha önce hiç görmediği bir yüzüğü fark ediyor… Anlıyor ki, ninesi şefkatli elleriyle takmış tılsımlı yüzüğü. Nine, “Baban için almıştım, geç kaldım. O günden beri bendeydi…” diyor. Yüzük belki kaderdir, belki herkes babasının mührüdür. Büyüyerek hareket eden harfler sanrısal, gerçekdışı bir etki yaratıyor. Kaçamıyor o da ve tüm o masal dünyası içinde büyüyen mühür harfleri gibi birbirine geçiyor her şey ve hayatın tüm elementleri, tüm duyguları. Hepimiz akisle aslın karıştığı sır aleminin, aynalar dünyasının içinde, kah yokuşları çıkarak kah keşifler yaparak yaşıyoruz.
Şu anda basımı olmayan bu ince kitap, belki bir başka sahafta uzanmış, keşfedilmeyi bekliyor. Gördün ki o seksen sayfa sonra yüzlerce sayfaya döndü. Böyle… İyi öyküler yüzlerce sayfaya katlanır zamanla.

3 Şubat 2012 Cuma

KENDİNİ BIRAKTIRAN ADAM

Kısacası, akılda kalıcı bir hikaye kişisiydi. Hikayesi daha yokken bile.
TOMRİS UYAR, YÜREKTE BUKAĞI

   Yazdıklarımı okuduğunda üzülürdü.
   Evliliği anlatıyordum öykülerimde. Onu yazmıyordum gerçekte. Ama öyle şeyler söyledi ki sonunda onu yazdım. Kendi kendini bıraktıran adamı…
   On dokuzumuzdan beri birlikteydik. İlk yıllarda başımızı Yeldeğirmeni avlusuna kaldırırdık. Yüksek tavanlı, eski bir masal evi. Tek düşümüzün birbirimiz olduğu zamanlar... Bir hafta evden çıkmadığımız olurdu.
    Evin tam orta yerinde, pencerelere uzak, karanlık bir odamız vardı. Millet gelip de “Burası çok karanlık ama,” dediğinde biz birbirimize bakar gülümserdik. Her yer öyle güneşle doluydu ki karanlık bir yerimiz olması rahatlatırdı bizi. Gün ortasının haz yorgunluklarını attığımız kanepe, işte evin ortasındaki bu dingin boşluktaydı. Bizi zorlayan ışıktan uzakta… Ben çok gençtim. Orada tüm gün film izlerken cips yer de hiç kilo almazdım.
   Yazmaya başladığımda evli değildik. Evlendiğimizde Moda’ya taşındık.
   Her zaman kolay olmuyordu. Dutu dişlerinin arasına alıp sapından çekmek gibi… Bazen sapın bir kısmı da dişler arasında kalıveriyordu. Onun, yazdıklarımı hakikat kabul etmesine şaşırıyordum. Bir gün kavgada artık iyice saçmaladığını söyledim. Dutun sapı mapı kalmamıştı.
      O ev bize uğursuz geldi. Karanlık odamız yoktu da ondan mı? Artık bedenlerimizi serip uyuşukluk içinde yatmıyorduk. Öykülerim mutsuzluk ekseninde, evlilik yörüngesindeydi. Ya da ortalama mutluluk… aynı şey, değil mi?
   Sonra bir öykümü okudu.
   “Bu o,” dedi, “onu anlatmışsın. Ne oldu, ona aşık mısın, bir şey mi var aranızda?”
    “Bu kurmaca, biliyorsun.”
   “Ama onu yazıyorsun.”
   “Yazmıyorum.”
   “Yeldeğirmeni’nde geçiyor, o gerçek?”
   “İşte gerçek’ten bir o sızmış.”  
    ….
   “Bu bir çeşit macera,”
   “Al maceranı da,” demesiyle… ip koptu.
    Şimdi Moda’da, ışıklı evimde onu yazıyorum.
    Zorla yazdırdı kendini.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...