27 Şubat 2018 Salı

UZAYAN ZAMAN, SONSUZUN SESİ



Kare Sanat’ta süren “İmgesel Zaman” adlı güzel sergi, pek çok sanatçı arkadaşımın eserlerini bir arada izleme şansı yarattı bana. Emeği geçen herkesin ellerine sağlık. Murat Germen’in, Ali Alışır’ın, Semih Zeki’nin, Hayal İncedoğan’ın ve daha pek çok ismin işler,  hem sanatçıların bireysel dönemlerinin hem de aynı döneme ait kolektif düşüncelerin değerlendirilmesi açısından dikkat çekici. (Küratör: Denizhan Özer)


Hayal İncedoğan’ın, ilk gösterimi Pera Palas’ın Galata Salonu’nda yapılan, çok sevdiğim video-art işi de bu sergide yer alıyor. Bu vesile ile İncedoğan'ın “Sonsuzun Sesi" adlı sergisi üzerine Art Unlimited’a yazdıklarımı aktarıyorum. Üstelik o güzel sergiden şahane bir Hayal İncedoğan yapıtı artık evimdeyken… Evet, sanatın daimi mutluluğu bu!.. 
İşte o yazı: 

UZAYAN ZAMAN, SONSUZUN SESİ


Benim için kıymetli bir an ve cümledir. “Bu sergi bende yazma isteği uyandırdı.”
Hayal İncedoğan’ın gördüğüm ilk sergisi Leylak Şarabı Vol.1’i gezdiğim ânı unutmam. Renkten sese, sunumdan etkiye… Çıktığımda, içime özgürlük rüzgârı gibi vuran yazma isteğini de. Zira, içtenlikli ve farklı malzemelerin kullanıldığı eserler, muhatabına özgürlüğü yaşatır.
Hayal İncedoğan’ın Sonsuzun Sesi adlı sergisinde de bu özgürlük alanını yaratmaya vurgu ve bağımsız bir hikaye yazma pratiği sürüyor. Düşle karışan gerçekliğe, farklılığın peşinden gidiş eşlik ediyor.
Ender rastlanacak kendinden emin ve özgür bir romantizm. Edip Cansever, “Zamanlar uzayıp zamanlar kısabilir,” der şiirinde. Belli ki Leylak Şarabı Vol 1. in etkisi de böylelikle uzuyor. Uzanan el, kendini sanatın ve zamanın arzulanan taze sorularına savuruyor. Tek bir zamanın, tek bir kanat çırpışın yankısı ileyiz. Hem Leylak Şarabı Vol. 2’nin müjdesini alıyor, hem de Sonsuzun Sesi’nin yeni bir kanada yüklenmesini bekliyoruz. Zaman, kanatlarda uzuyor.
İncedoğan’ın, Pera Palace’ta açılacak son sergisi için yola çıktığımda ilk aklıma gelen, bu tarihî otelin edebiyatla ilişkisi idi. Pera Palace, gücünü ve zarafetini mimarisi kadar tarihi ve edebiyatçı misafirlerinden de alıyor. Sanatçıyla ortak adalarımızdan Virginia Woolf gelseydi aynı Agahta Christie gibi, Hemingway gibi burada kalırdı sanırım. 
Pera Palace’te çınlayan kanat sesini takip ediyorum. 
Yaşantıma olduğu kadar yazıma da giren Galata, Pera Palace’ta -2’deki salona da adını vermiş. Büyük aynaların, 120 yılın, günlerin, ruhun, tarihi asansörün yanından, aynı Galata’nın masalsı dehlizlerinde ilerler gibi sergiye adım atıyorum. 
Döneminizin sanatçısını takibin güzelliği, birlikte yaşama haline işaret etmesi, kolektif bir üretimin yolunu açıp aynı zamanda kendi kişisel değerlerinizin birbirine dokunduğunu görmek, iletişim ve etkileşimi farklı disiplinlere yönelterek mânâyı çeşitlendirmek. Ve elbette hazinenin ta kendisi, yeni soruların yolunu açmak. 
Kalbi en hızlı atan ve en hızlı kanat çırpan sinekkuşlarının desenleri, zaman ve mesafeye yönelik çağrışımları diliyor diyebilir miyiz? Sonsuzluğu içine akıtmak mümkünse de sanırım akla gelen doğadaki ilk karşılık uçmak, gökyüzü, kuşlar ve deniz…  
Özgürlüğün ve özgürleşmenin soluğu deyince, uzun zamanlı Proust okumalarına, Antonioni’nin La Nottesi’ne, Dave Coltrane’in müziğine yuvarlanıyor zihnim… Özen, şeffaflık, tazelik hemen çarpıyor izleyicisini. İncedoğan’ın çok sevdiği ortak yazarlarımız Woolf, Tanpınar, Sabahattin Ali’nin de yarattıkları duru dünyayla, edebiyat bulutuyla.
Peki bir an nasıl yaşar, diğer bir âna ve ötesine nasıl kanat çırpar? Sanatla, bilgiyle, üretim, aktarım, paylaşımla diyorsak bir sanat eseri yaratır gibi yaşadığımız güne de dönüyor yüzümüz. Sanatın yaptığı en iyi yaratım bir insana “günebakan” olma fırsatı vermek belki de. 
Bu etki ve etkinin süregidişi… Ve sonsuzluk, zamana yayıldığı kadar kendi içimizde de sürer gider. Ortadaki masada yer alan ve dijital ortamda yaratılmış sinekkuşunun hem kanat çırpmakla varlığını gerçekleştirmesi, hem hapis olması, hem de bir an ekrandan uçup çıkarak hürlüğünü göstermesi Pera masalının katmanları. 
Sonsuzluk nasıl bir çağrışım yaratıyor İncedoğan’da?  Hem bağımsızlık, hem geçicilik. Sade, ama uçarı; bazen paravan arkasına geçip bazen detaylı bir siyah beyaz hüznü izleyiş. İki boyutun duygusal, içselleştirmeye açık, ama mesafeli duruşuyla. 
Çabuk, hareketli ve aynı zamanda kendinden emin bir şimdiki zaman mı sonsuzluk? Güzergah, bağımsızlık temelli bir mânâ yorumuna açıyor kapılarını. Aynı, Galata salonunun kapılarının açılışı gibi… Aynı az ilerideki Galata Kulesi’nin bir ağaçmışçasına kök salması gibi… Pera Palace’un 120 yıllık tarihine, yolculuğa, hem yer edinip hem her an uçmaya hazır olmaya, bulunduğun yeri, odayı, adayı ev yapmaya, mekan kılmaya.
Pera Palace’in misafirlerinden biri de “Sonsuzun Sesi”. Üstelik duvarlarında, merdivenlerinde, odalarında her sözcük gibi çınlayacak ve sorularla olduğu kadar dün ve yarınla da yüklü bir kanat sesi. 
Çünkü bugün de sonsuzluk. 

Pınar Sönmez 
(Art Unlimited'de yayımlandı.)


4 Ocak 2018 Perşembe

ASLI ERDOĞAN, KUNDERA ve MÜNZEVİNİN RUHU



“Dünyayla savaşa kalkışacaksan, onun tarafını tutmalısın, kendini değil.”
Aslı Erdoğan, "Bir Yolculuk Ne Zaman Biter"

"Kadın Özgürlüğü için Simone de Beauvoir Ödülü", bu yıl Aslı Erdoğan'a verildi. Önümüzdeki günlerde ödülünü Paris'te bizzat alacak olan Erdoğan'ı da anlattığım ve Aykırı Akademi'de yayımladığım yazımı aktarıyorum. 
Mutlulukla, özgürlük ilhamıyla, okuma ve yazma hazzıyla...
-------
“Dünyayla savaşa kalkışacaksan, onun tarafını tutmalısın, kendini değil,” diyen kitap benim için bulunmuş bir kitaptır. 
Neye bu vurgu?
Aslı Erdoğan, yıllar önce Radikal Kitap’ta yayımlanan söyleşisinde ‘Bir Yolculuk Ne Zaman Biter’ için “Bir ölçüde kayıp bir kitaptır o, garip bir sessizlikle karşılanan bir kitaptır,” diyordu. Geçtiğimiz günlerde, Aslı Erdoğan ‘Ord i Grenseland (Sınırda Kelimeler) – isim şahane değil mi- Edebiyat Festivali’nde verilen ‘Özgürlük Ödülü’nü aldığında, yazarın kurmaca eserlerinden önce, zihnimde deneme olarak yer etmiş yazıları geldi aklıma ve elim “Bir Yolculuk Ne Zaman Biter”e gitti. Sessizlik bir yana halen capcanlı kendine çağıran kitaba… 
İlk bölümün adı derinlik ve sükunet vaadi taşır: “Münzevinin Ruhuyla Sohbeti”. Benim uzun zamandır özlediğim ve arttıra arttıra eksiltemediğim hayatımda bir özlem, inziva. Öyle bir özlem ki içinde aksini de barındırıyor. Bir yandan koşturma tazeliği ile yardımcı olma, uçarcasına yaşama ve gürül gürül akma şansını yakalarken bir yandan da kendimi özlüyorum. 
Kendimi özlüyorum diyen bir yazar, blok zamanla yazmayı özlüyordur.
Kundera, Ölümsüzlük’te ben’in biricikliğini geliştirmenin iki yönteminden bahseder: Ekleme ve eksiltme yöntemi. Buradan birbirlerinin tam tersi yöntemlere başvuran Laura ve Agnes’i anlatır. Klan belirlemek aidiyete işaret edecekse ben Laura gibi arttıranlardanım, Aslı Erdoğan Agnes gibi eksiltenlerden. Öyle görünüyor; bilemeyiz…
Bir yazarı aynanın diğer tarafında görmek hep ilginçti, hep başka bakıştı. Bende kaybolmadı, ses veriyorum. Blok zamanı zor bulsam da elimden hiç düşmeyen defterimle sokaklardayım. “Bu kentin kafelerinde öpüşülmüyordu, kimse kimseye övgüler düzmüyor, serenatlar yapmıyordu,” diyor Erdoğan. Kentin en işlek yerinde her gün girip çıktığım, dostlarımla buluştuğum, yazı yazdığım kafeleri düşünüyorum. Metropolün marifeti, keşfe açık kapıları. Erdoğan’ın yolculuğu, doğal keşif. “Kesinlikle hedefsiz bir yolculuk bu. Çünkü hedef belirlersen, bir tek onu görür ve aslında her şeyi kaçırırsın,” diyor hemen sonra. 
Kendi ben’ine kattıklarından bahseden Kundera’ya dönüp övgüleri, serenatları, öpüşmeleri ben’ine katanın, yolculuğun da tadını çıkardığını söylüyorum. Kundera başka kapılardan da geçer haliyle. Ama nasıl oluyorsa yapmadığımı yapıyor ve duruyorum. Denemenin en sevdiğim yanlarından biri bu işte. Kapıda olmak… Beklemek ve düşünmek. Deneme, fikir mağarasına girip her taşın altında bir sözcük bulmak. Kendi bildiğim mağaralara, dehlizlere girmişim, oradan ilerliyorum. Ve hangi taşın altından hangi sözcüğün çıkacağını, hangi gizli kaynaktan nasıl bir fikir kaynayacağını bilmiyorum. 
İnziva istemiştim değil mi, bakın yazı müddetince bir mağaraya girdik beraber… bir anda kapandık, hem hedefsiz hem arttırma üzerine kurduğum haritama size anlattığım için pusula oldunuz, evet siz… siz de mağaradaydınız... az daha kalalım ve hatta siz de yazın… ben’inize kattıklarınızla… dünyanın tarafını tutan hem münzeviler, hem yolcularız ne de olsa…


Pınar Sönmez
(Yazı, Aykırı Akademi'de yayımlandı.)
fotoğraf: Sevgili Gözde Eloise :) (Gözde Hatunoğlu)

25 Kasım 2017 Cumartesi

MURAT YALÇIN, ÖYKÜ VE DÜŞÜNCE BERRAKLIĞI



72. Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi Murat Yalçın oldu. Sevgili Yalçın'ı sevinçle tebrik ediyorum. 
Bu vesileyle, Murat Yalçın'la bir sohbetimizden sonra kaleme aldığım ve daha önce Egoist Okur'da yayımlanan denememi aktarıyorum. Görüyorum ki bu sohbetteki temalar, ufuktaki (ödüle de konu) "Pera Mera"ya işaret fişeği... 



Calvino, Edgü, Bilge Karasu, Tomris Uyar, Gogol, Nabokov, Aurelius, Orhan Duru, Octavio Paz, Vüs’at O. Bener, Proust, Wilde, Flaubert, Gülten Akın, Melih Cevdet Anday, Gide, Ataç, Cortazar, Gogol, Bachelard, Barthes, Bachmann, Baudrillard, Woolf, Hulki Aktunç, Breton, Salâh Birsel, Goethe, Yusuf Atılgan, Svevo.

Ve dahası…

Murat Yalçın’ın “Kontrol Kalemi”ni kitaplığınıza yakın bir yerde okuyun.

Hep böyle olur. Yazmak üzerine yazılanlar görüldükçe hem daha çok okumak, hem daha çok yazmak istenir. Bir de dostlarla sohbet sonrası… Murat Yalçın’ın “Kontrol Kalemi” de onun yazma, okuma ve yaşama örgüsü, “düş-düşünce mayaları”.

Yazar, “Bana kitaplarını göster, sana geleceğimizi söyleyeyim,” diyerek yakınlığın ışıklı kestirme yolunu anlatıyor okura. Hem ne de olsa “Yazının soyu sopu, kan bağı vardır.”

Uğraşlar, edebiyat, hayat ve yazmak üzerine yapılan zamansız sohbetler “Bin Bir Gece Masalları”na benzer. Ne nerede başlıyor, nerede bitiyor bilmeyiz. Oradan oraya atlanır. “Kontrol Kalemi” ile hem bir kütüphane var karşımda, hem mavi yeşil bir yürüyüş.

Yazar, “Karay okumak, zekâya dokunmaktır,” dediğinde ortak bir ülke yaratıyor ve o okuma ülkesinin insanlarına bakarak konuşuyor. “Aklını başına devşirerek sanatta var olmak… Hayır, hiç sanmıyorum,” dediğinde okumaya çekilecek insanlara…

Yol başındaki yazarlar hakkında duyduğum bir yorum, alıntı, anı onlar üzerine kendi sorularımı yinelememi sağlıyor. Her bir sorunun inceleme konusu olma ucu taşıması kıymetli. Edebiyat insanları bu uçları tutsunlar takip edip incelemeye, yeni anlatılara bağlasınlar isterim.

Soruların gücü var.

Nasıl, niçin yazıldığı da daima her nitelikli yazardan gelen yanıtla, gücü artan bir soru. “Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Yazıhane”de (Metis Yayınları) bir bölümü yer alan, tamamı “Yazmak” (Can Yayınları) adıyla kitaplaşan makalesinde Marguerite Duras şöyle der: “Beden gücü olmadan yazılamaz. Yazının başına oturabilmek için, kendinizden daha güçlü olmanız gerekir, yazdığınız şeyden daha güçlü olmanız gerekir.”

Ve Yalçın: “Özenle, dikkatle, akılla, kişilikle, yetenekle, zekayla, deneyimle yaşamaktır, derdim gücüm,” deyip, “Yazı soyunmaktır. Cesaret ister. Özgüven ister. İçtenlik ister. Düşünce duruluğu, duygu tazeliği, gövde dinçliği ister,” diye devam ettiğinde yazma halinin notları aynı patikada buluşuyor.

Yazmak ve belki de nasıl yazılmayacağı üzerinde durmak. Yazma isteği, ânı ve sonrası… Hatta “yazmayı istediklerimle ne ilgisi var bunların” deyişi…

“Yazmak arzuysa, azim ister,” ise çimenlerin arasında irice bir taş oluyor, üzerinde dinlenip yola devam etmek için patikada bekliyor.

İlerliyorum. Yazmak üzerine fikir varyasyonları maddeleşiyor. “İyi yazara noktayla virgül yeter.” Gereksiz yere ünlem kullanılmasını açıkça eleştiren bir yazarın ünlemi hangi sözden sonra koyduğu da önemli. Şanslıyım, yüzüm bir daha gülüyor.

“Gracq!”

Julien Gracq, gözbebeği kitaplığımın. Oturup tek sayfasını okusan ayrı yamaç olur oksijen dolu. “Tekinsizliğin tınılarını çıkarmış bu yapıtlar ayın karanlık yüzündeki lekelere benzerler.” Okuru Argol Şatosu’ndan Sirte Kıyısı’na atan kitap, hem onları, hem kendine ilişkin okuma zevkini harlıyor. Sohbet bu ya, ekleyebilirim: Bana kitaplarını göster, sana hayatını da, bugününü de, mutluluk ve acı mihengini de göstereyim.

Söyleşilerin (hele Paris Review söyleşilerinin), günlüklerin, mektupların, denemelerin keyfi de burada işte. Çağrışım yokuşlarından aşağı koşmakta… Eserler birer yaprak, yağmur damlası, gök gürültüsü. Her halükârda insanlığa ait ve buna hem zıt hem eş olarak, doğanın parçası.

Tüm yazarların bir aradalığı. Yalçın, “Karşılık bulur bende,” diyor Edgü için. Edgü dahil tüm yazarlarım birer birer geçiyorlar önümden. “Karşılık bulanlar” akarsuya erişen pınarlar.

“Diyeceğim, bu soy yazarların boy aynasına bakmayacaksan, benden uzak, yolun açık olsun, yazar arkadaş.” Okuma Tezgahı adıyla açtığı paragraflarda, iyi okurluk namına en sevdiğim edim ve niyet var: Paylaşıyor. “Ampul değişecekse yazmayı kesip değiştirebilirim ama okumayı kesemem.” Okuma halleri, okuma tezgahı ile aynı düzlükte.

Okumanın öğrenilmesi gereken bir uğraş olduğu bilgisi maya oluyor tüm edebiyata ve hayata yansıyor. Bilge Karasu’yla dostluğunu da hem kitaplar, hem yaşama uğraşı içine alıyor. Bu sözcük peşi sıra uçmaları, taştan taşa sekerek akarsu hizasında yürüyüşleri, özgürce koşuları ve öylece duruşları ve dinleyişleri okumalarla, yazı deneyimini aktarışıyla yapıyor.

Hangi yazarla tanışmak isterdin diye sorup kendi yanıtlıyor: “Evliya Çelebi ile Cervantes’in bir Ege adasında, su kenarındaki bir ağaç gölgesinde buluşup görüşmeleri sırasında yanlarında olmak.” Salt bu renk, Murat Yalçın’ın kitaplarındaki atardamarı bulmaya yardım eder.

Murat Yalçın, anlatısında oyun arar, sözcüğün özü kadar sesini de dinler. Havada duran sözcüğü yakalamaya yatar. Hem kendi kendine oynadığı, hem “Dilersen katıl,” dediği oyun. Eğer bizim gibi denemeleri, günceleri, mektupları ayrı yerde tutanlardan bahsedeceksem sözcüklerin peşi sıra gitmeyi de bu parkura eklerim. Çok da kullanılmayan, ama unutulan bir çiçek kokusu ile burna dolan ve o rayihaya kaptıran sözcükleri her bulup çıkardığında yaşa diyesim geliyor. Yaşa!

Zaman deyince… Bir kitabının adı “Şen Saat” olan yazar zamana dokunmadan durur mu? “Şimdi denen o kısacık zamanın kişisi olmak; geçmişsiz geleceksiz, yani tarihsiz bir doğa, bir “an adamı”.

O “an adamı”, yakınlıkların altını çizdiği kadar olması gereken mesafeleri de ayarlıyor. “Bir oturuşta yazanlar, bir dikişte içenler, bir hamlede bitirenler, tek solukta okuyanlar… Uzak olsunlar benden.”

Bir gün, Odakule’den İstanbul’a bakıp sohbet ederken Fatih’in gemileri nereden geçirdiğinin söylendiğini, o çağın çevre semtlerini, pek çok şeyi anlatmıştı. Gözümün önünden bütün bu evler apartmanlar silinmişti bir anda. Atlılar koşturuyordu. Toprak topraktı yer. Şehrin ortasından bahsederken “durup durdum duruldum,” diyor kitapta. Onun anlatım anında benim de durmuş durulmuş olduğumu, kendi istediği anda değiştirdiği merceğini başkasına da sağladığını şimdi daha iyi kavrıyorum.

Kendi adıma, “Kontrol Kalemi” ile onun naif ve eğlenceli sohbetleri de devam ediyor. Çok sözü, tespiti kalmıştır. “Elektronik postasından bile anlaşılır yazar,” der. Bakıyorum Murathan Mungan’ın elektronik postasına yer veriyor kitapta; sohbetiyle, yazısıyla kendini bütünlüyor.

Kitabı elinde tutanı o saate almasını, zamanı yaratmasını, genişletmesini, işte bu nedenle öyküyü, yazını da genişletmeyi bilmesini severim. “Şen Saat”, “İma Kılavuzu” ve “Kesik Hava”nın adı geçtiğinde adımlarım kafiyeleniyor. (Murathan Mungan’a selamla.) “İma Kılavuzu”na kendi yorumu nasıl güzel: “‘İma Kılavuzu’ böyleydi, cilveliydi.” Okuyunca, kitaplığıma gidip yine kitaba karışmak geldi içimden. Yüzümde çoğunlukla gülümsemeyle okuyorum. Evetle, doğrulayarak. Ya da yok artık deyivererek… Ama sohbetteki edebi dili duyarak, izleyerek… Bu labirent bir sohbetin akışkanlığında değil, köşebaşlarında dura düşünüle yazılmış mektuplar. Arkadaşa, okura, yazara, “nasıl bir geleceği olacağına” ilişkin mektuplar, pusulalar.

“Kaç öykü işler bende, belli olmaz,” dediğinde ise deftere düşüyor yolum. Onca defterimi, onunla sohbetlerde onun defterlerini yazıya nasıl derc ettiğini, defterden yazıya nasıl köprü kurduğunu soruyorum. Çok sevdiğim bir sözcüktür “kavrama”. Yazılanın, okunanın, hissedilenin üzerinde durulmasını, enine boyuna düşünülmesini, her ne ise felsefesine girmenin kucaklayıcılığını anlatır. “Yazmak, kavrama çabasıdır; böyle eğildim yazıya,” ile “Benim yazarlığım okurluğumun bir uzantısı,” bu nedenle aynı kaynaktan çıkıyor.

O kaynağa sanatın tüm dallarını eklerim. “Gök gürültüsüyle şimşek ‘yazı’, yağmur ‘anlam’dır.” Sarkis’in İstanbul Modern koleksiyonunda yer alan neon işi geliyor aklıma, ‘Şimşeğin Işığı’…” diyordu, hemen altında da “Gürlemesinin Sesi…” Bakın, oradan oraya sekiyor zihnim, Yalçın’ın oyununa katılıyorum.

Ayrı ayrı yazı parkurlarından metne yürümenin, doğada bir yürüyüş yapmanın iç açıcı atmosferindeyim.

“Her yazar yazma uğraşı üzerine bir düşüncedir. Ne dersin?”



Pınar Sönmez


(Egoist Okur'da yayımlandı.)

5 Nisan 2017 Çarşamba

"Sanat ve Hukuk", Evrim Altuğ'a anlattım. Dosya, Art Unlimited 32. Sayı'da...

Sevgili Evrim Altuğ "Sanat ve Hukuk" dosyası için sordu, ben anlattım.
Söyleşi notları ve dosya, Art Unlimited sayı: 32'de yayımlandı. Söylenecek, yapılacak, yazılacak çok husus var. Tüm edimlerin ise kaynağı capcanlı, dipdiri ve umut dolu olmak...



"Amacım, inceliklerin, diyalogun, kendini iyi ifadenin en iyi sonucu doğurabileceği sanat dünyasında, bilgiyi aktararak daha sorun oluşmadan "önleyici hukuk"un gelişimini sağlamak, sözleşmelerin en uygun şekilde düzenlenmesi, ihtilaf halinde kuvvetli savunu, ülkede sanatın gelişimi ve hakkaniyetin bir tutum olarak belirlenmesi için katkıda bulunmak. En büyük maliyet zaman. En doğru bilgi ile en kısa zamanda çözüme ve iletişimin iyi yönetilmesine odaklıyım. Doğru anlatımı ve sofistike yaklaşımı iyi hukuk bilgisi kadar önemsiyorum. İş, hukuk ve sanat dünyasının içinde bulunmak daima yenilikçi bakışı sağlıyor."



"Genç hukukçu arkadaşlarıma öncelikle, hukukun genel ilkelerinin uygulama yeri bulduğu mecralarda deneyim kazanmalarını, bu arada sanatla yakından ilgili olmalarını, hukuk kadar sanatın da takibinde kalmalarını tavsiye ederim. Hangi alanla ilgileniliyorsa, buna tüm disiplinler ve dallar dahil, disiplinlerarasılığı yazılarıyla, okuduklarıyla, hayat biçimleriyle sağlasınlar. Ve sanırım her alan için geçerli: Capcalı, dipdiri ve proaktif olmak."


Sanatın, hakkaniyetin, özgürlüğün umuda işleyen adımlarıyla nice güzel günlere...




2 Mart 2017 Perşembe

Nuri Bilge Ceylan'ın "Babamın Dünyası" sergisi - Odak: Atmosfer





"Hikayeden çok atmosfer odaklı bir sinema yapmayı seviyorum," diyordu bir söyleşisinde Ceylan. 
Atmosfer her fotoğrafında kendi hikayesini kendi anlatıyor. "Babamın Dünyası" fotoğraflarında gördüğüm, estetik ve duyarlılık yüklü her saniye babaya duyulan sevgiyi de soluğun ve zamanın gücünü de evrene asıveriyor. Bu durumda, "Ceylan'ın Dünyası" da oluyor sergi.
Öte yandan, sohbette en sevdiğim filmi "Bir Zamanlar Anadolu"daki savcıyı da konuşuyoruz, sanata ilişkin günlük sorunları da. Sinemasında anlatım biçiminin duruluğunu da… 




Ceylan, "Bence iyi film, belli bir estetik ve ahlaki duyarlılıkla derine işleyen bir çözümlemeyi bir araya getirebilen filmdir," diyor. İfadesi ve tanımı, fotoğrafları için olduğu kadar tüm sanat dalları için de geçerli.
Nuri Bilge Ceylan'ın "Babamın Dünyası" başlıklı sergisi Dirimart Nişantaşı'da sürüyor.






29 Nisan 2016 Cuma

Istanbul Art News'ün "Sansür" dosyası sorularına yanıtlarım



Istanbul Art News'un Nisan 2016 dosya konusu "Sansür" idi. Nilüfer Şaşmazer'in "Sansür"ü özellikle bireyler/sanat profesyonelleri açısından  ele aldığı güzel yazısı için sorularını yanıtladım.
"Aslolan özgürlük ve yaratıcılık."
İşte Fikri Mülkiyet ve Sanat Hukuku ile Sözleşmeler Hukuku açısından görüşlerim:
"Sanat eseri sıradan, ticari bir meta değildir.
Bu nedenle, aynı "önleyici tıp" gibi, "önleyici hukuk" da önem arz ediyor.
Henüz mali veya manevi zarar oluşmadan önlem almak kıymetli.
Sözleşme ile her aşamanın belirlenmiş olması hukuk tekniği açısından da gerekli. Sözleşme hazırlanırken de hem hukuka uygun hem de etik kurallara göre bir tutum belirlenmeli.
Bu nedenle, hukuk korumasından mümkün olduğunca yararlanmak, en iyi diyalog ortamını yaratmak için her işe ve tarafa özel sözleşme yapılması uygundur.
Henüz maddi ve manevi zarar oluşmadan, işin tanımının ve aşamalarının açıklıkla ifade edildiği, karşılıklı yükümlülük ve yetkilerin saptandığı, baskıcı ve denetleyici tutumdan uzak, tarafların iradelerini ortaya koydukları sözleşmelerin her olaya özel düzenlenmesi yerinde olur."

Yazı hem genel, hem güncel anlamda sanat dünyası için önemli bir değerlendirme...






23 Mart 2016 Çarşamba

Müzecilik, Hukuk ve Şiirin Deniz Kıyısındaki Sesi

Çanakkale'nin şahane günlerini İstanbul'a taşıdık. 
"Şiirin deniz kıyısındaki sesi," diyen Ece Ayhan'ın masmavi şiirlerini solumaya devam... 


Peki, “Çanakkale Müzeler Buluşması” kapsamında düzenlenen etkinlikte “Hukuk ve Müzecilik” ile ilgili neler konuştuk? 
Türkiye’de Müzeciliğin Yasal Yapısı, Sanat Eserleri ve Kültür Varlıklarının Genel Çerçevesi, Eser Kavramı ve Eser Sahiplerine İlişkin Hukuki Düzenlemeleri, örnekleri ile birlikte anlatmaya çalıştım. Evet, tüm hukuki işlemlerde ve özelde telif ile ilgili tüm hususlarda hep vurguladığımız hakkaniyetin üzerinde durduk. 


 
“Çanakkale Müzeler Buluşması”, Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nin kuruluşundan [06 Mart 2009] bu yana her yıl düzenli olarak yapılıyor. Buluşmanın bu seneki teması:" Müzeler ve Müzecilik Çalışmalarında Telif Hakları”ydı.  Buluşma, Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nin toplantı salonunda 5- 6 Mart 2016 tarihlerinde gerçekleşti. Etkinlikte, Prof. Dr. Rüstem Aslan, Müzeciler Meslek Kuruluşu Derneği adına Emine Mine Bora  ve Hakim Halil Güner de sunumda bulundular.






4 Mart 2016 Cuma

"Müzeler Kültürü ve Hukuk" konuşacağız!..

"Çanakkale Müzeler Buluşması” başlıyor!..

Müzeler Kültürü, Hukuk ve özellikle Telif Hukuku üzerine konuşacağımız sempozyum 5-6 Mart 2016 tarihlerinde, Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi Toplantı Salonu'nda gerçekleşecek. 

Kitle kültürünün gözde iletişim araçlarından ve gündelik yaşantı ile kültürün buluştuğu sosyal platformlardan Müzelerle ilgili olarak düzenlenen bu sempozyumda Türkiye’de Müzeciliğin Yasal Yapısı, Sanat Eserleri ve Kültür Varlıklarının Genel Çerçevesi, Eser Kavramı ve Eser Sahiplerine İlişkin Hukuki Düzenlemeleri, örnekleriyle birlikte anlatmaya çalışacağım.  




“Çanakkale Müzeler Buluşması”, Çanakkale Kent Müzesi ve Arşivi’nin kuruluşundan [06 Mart 2009] bu yana her yıl çeşitli etkinlikler çerçevesinde düzenli olarak yapılıyor. Buluşmanın bu seneki teması:" Müzeler ve Müzecilik Çalışmalarında Telif Hakları.


Buluşma ile, Müzecilik ve Telif Hakları hususunda mevcut mevzuat incelemesi ve mesleki deneyimlerin paylaşılması,  müzakereler sonucu genel durumun hukuki tespiti ve öneriler getirilmesi hedefleniyor.
Güzel geçsin!.. İyilikler... 





6 Kasım 2015 Cuma

Hakikaten, Ne Çok Kitabın Müjdesi Kitap Eklerinden Alındı


Gazetelerin kitap ekleri tanışma, karşılaşma ve buluşma müjdesidir.

Radikal Kitap yeni sezonunu kutluyor!.. Tebrikler!...


Yekta Kopan, iki gün önce Radikal'de yayımlanan yazısında kitap eklerinin edebiyata katkısını ve gayretlerin güçlü anlamını dile getiriyordu. http://www.radikal.com.tr/yazarlar/yekta-kopan/bir-gazetenin-kitap-eki-ne-ise-yarar-1465397/

Okurken dizi dizi Cumhuriyet Kitap, Radikal Kitap, Milliyet Kitap ve tüm kitap ekleri geldi gözümün önüne.

Dün de "Cumhuriyet Kitap 25. Yılını Kutluyor," diyerek heyecan duyduk. Nice yıllara!..
Öyle değil midir? Kitap ekleri, günleri de tanımlar. Perşembe Cumhuriyet Kitap, cuma Radikal Kitap günüdür. Hatırlayın, ne çok müjde kitap ekleri ile alındı!..



Yekta Kopan'dan bir de güzel benzetme geliyor, Radikal Kitap için: "Müşterisini tanımaya özen gösteren, onun okuma zevkini merak eden, onun her ziyaretinden mutlu olan bir şehir kitapçısı."

Selamı ben de bugün Robinson'dan gönderiyorum. Yıllarca İstiklal Caddesi üzerindeki yerinde ziyaret ettiğim, şimdi Salt Beyoğlu'ndaki mekanını da çok sevdiğim, alt kattaki sergileri adım adım gezerek geldiğim bambaşka Robinson'dan!...


Yine, yıllardır önce kitap, edebiyat üzerine dakikalarca sohbet ettiğimiz güleryüzlü çalışanlarıyla, özellikle Şehri'yle Kırmızıkedi'den gönderiyorum selamı!.. Şehrin, şehrimin kitapçılarından tüm gülen yüzlü edebiyatçılara, edebiyatseverlere, kültür sanat servislerine, kitap eklerine bin selam...

Kutlamalarımız bol olsun!...

29 Mayıs 2015 Cuma

Mario Vargas Llosa, Borges'i nasıl anlatıyor?



Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar'ın her bir bölümü ile kurgu labirentini ele alır.
Bu labirentin bir sapağında Borges'e rastlamak da günün yazın macerası olsun. Zihindeki Borges dosyasına kendiliğinden kaydolan gözalıcı anlatımla...

"Borges'in üslubu bu konuları bir potada kaynatıp bölünmez bir alaşım haline getirir, okuyucuysa öykülerinin ve hakiki kurmacalar kadar yaratıcı ve yetkin denemelerinin daha ilk cümlelerinden itibaren metinlerin ancak böyle, bu zekâ ve ironi dolu dille ve matematiksel bir kesinlik ile - artan veya eksik kalan hiçbir sözcük bulunmadan - yazılabileceğini; zekâya heyecanlara ve hislere ayrıcalık tanıyan, gösterişi tekniğe dönüştüren, aşırı duygusallığın her türlüsünden kaçınan, bedeni ve şehvet düşkünlüğünü görmezden gelen (veya onları insani varoluşun değersiz birer belirtisi addedip tamamen birbirinden ayıran) ve hemen her zaman öykülerinin konularını oluşturan akıl labirentlerini veya barok yapıları, yani muhakemelerindeki karmaşıklığı serin bir meltem gibi yatıştıran ironisindeki incelik sayesinde insancıllaşan soğuk bir zarafet ve asil bir arsızlıkla aktarabileceğini anlar. Bu tarza renk ve zarafet katan en önemli özellik, şiddetli ve beklenmedik mecazları, fikirleri toparlamak veya karakterlerin fiziksel yada psikolojik özelliklerini vurgulamakla kalmayıp Borgesvari bir atmosfer için de gereken bu sıfat ve zarfların okuyucuyu sarsan cüretkâr ve acayip biçimlerde kağıda dökülmesidir."

2 Mart 2015 Pazartesi

YAŞAR KEMAL'İ UĞURLARKEN... IŞIKLARINI SAVURARAK...



“Karanlığın içinden dağ çıktı, ışıktan. Döne döne, ışıklarını savurarak çekti denize aktı gitti.” 
Yaşar Kemal’in haberini aldığımda keder uçtu, elimden tuttu, kitaplığıma gittik birlikte… "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" tüy gibi havalandı buldu beni.

“Karanlığın içinden dağ çıktı, ışıktan. Döne döne, ışıklarını savurarak çekti denize aktı gitti.” 
İki cümleyle sarsan bir dil ustası için ne denir? İki cümlesini okumak onun için söylenecek her sözden daha gerçek, daha anlatıcı değil mi? İlk karanlığın ardından onu okuduğum ilk ânı hatırladım; Ağrıdağı Efsanesi… Kahverengi kaplı o güzel kitap, ortaokul yılları, beni bana götüren odam…Anadolu’nun cümle efsanesinin görkemi büyümüştü içimde. Hiç silinmeyen, silinmeyecek bir etki…


Bugün hep beraberdik… O etkiyle, o görkemli yüreği, dilin ustasını uğurladık. Binlerce insan, “Yaşar Kemal onurumuzdur,” diye bağırırken pek çoğumuzun ise düğümlenmiş yoğun duygulardan sesi çıkamıyordu. Gözyaşının eli, ses tellerimizi tuttu da seslenemedik. Alkışlarken onunla aynı çağda, aynı toprakta, aynı zamanda yaşamanın müteşekkirliğindeydik... Beraber, hep beraber…



Şimdi, kendimi de sizi de Ağrı Dağı Efsanesi'ne alayım, orada kalalım... 

"Ve dağ yürüyordu kaval sesinde. Ve uçurumlar, çığlar, ayaz gece, yıldızlar patlıyordu. Ay ışığı patlıyordu. Ve dağ bütün hışmıyla yürüyordu. Terlemiş, soluklanan... Bir ulu dev gibi göğüs geçiriyordu Ağrı. 
...
Sonra birden bütün çiçekleri, yıldızları, kokusu, alabalıklı, aydınlık suları, ceylanlı çölleriyle dünya Sofinin gözlerinin önünde yeniden açıldı. Gözlerinin önünde at başkalaştı. Atın keçe bellemesindeki güneş canlandı. Hayat ağacı yaprak döktü, çiçek açtı."

18 Şubat 2015 Çarşamba

KAR TÜM GÜN, TÜM GECE SÜRDÜ. ŞİDDET DE!..

Kar tüm gün, tüm gece sürdü. Şiddet de!... 
Galata'da adım başı, dükkanların önünde, ara sokaklarda kartopu oynayan, gülen, bembeyazlığın tadını çıkarmaya, şu bunaltıda doya doya yaşamaya çalışan ne çok güzel yüz gördüm; gün boyu, gece boyu.... 
Meğer bunu bile fazla görüyorlarmış!... 
Şiddet bilinçaltının da, bilincin de en görünen ve en koygun, en kara noktasında çakıveriyormuş!
Her yerde; Meclisinden, sokağına dek....

Sema Kaygusuz'un kitabının adıdır: 'Yüzünde Bir Yer'. Aldığımız nefes, yüzümüzdeki güven, mutluluk, huzur aklı başında ilkelerden, temel hak ve özgürlüklerden, açıklıktan, tutarlılıktan, kullanılan dilden geçiyor. Gerek bireylerin, gerek devletin, gerek kurumların ilkeleri ve bu ilkeler ışığındaki tutumuyla, davranışlarıyla yol alır insanca bir hayat!... Hayat!...

Bugün aynı zamanda Tezer Özlü'nün ölüm yıldönümü... 18 Şubat 1986'dan beri aramızda değil Canım Özlü. Onun Leyla Erbil'e sözleri hep kulakta çınlıyor işte: "Burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!" Güzel kitaplarını yeniden, yeniden elime alıyorum. Zaman Dışı Yaşam adlı senaryosunda da çok sevdiği Pavese'den alıntı yapıyor Özlü, "Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler var. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır." Buruk mu buruk, tüm ülkeyle, geçen şu günlerle baş başa kalıyoruz hepimiz.


Talebimiz, isyanımız, insanlığımız, ancak böyle, ancak Yekta Kopan'ın bugün yazdığı gibi... "O kartopu, çığ olur."

8 Şubat 2015 Pazar

ALİ KAZMA SERGİSİ’NDE, ZAMAN VE GİZEM





"Saat Ustası…" Artık çalışmayan bir 18. yy. Fransız saatinin tek tek parçalarına ayrılıp tekrar birleştirilerek tamir edilişini izliyoruz. Tellerin, zillerin, küçücük aletlerin, büyüteçlerin arasına karışıyoruz. Basamak şeklindeki araçlar, sarı altın düzenekler nasırlaşmış parmakların arasında pervane gibi dönmeye başlıyor birden. Akışın saf birlikteliği… Zamanın parçalanmasından, bir araya getirilişine dek Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde”sine bir dokunuyorum o anda…



Ali Kazma’nın beklediğim sergisi Zamancı/ Timemaker, Arter’de. Sanatçı, 22 video art işi ile her bir duvarda, dünyanın baş döndürücü ritmi ile geziniyor.

Çekim yaptığı mekanlara tek başına girme tercihi, işlerinin içeriği ile ne kadar uyumlu!... Bu uyum, eserlere de yansıyor. Çalışma biçimini, masasını, ritüellerini sanatçının ve işinin parçası addederiz çoğu zaman… Bu nedenle Tomris Uyar’ın, Woolf’un, Tarkovski’nin günlüklerini de önemseriz. Fotoğrafçının, ressamın, heykeltıraşın atölyesinde olduğumda fotoğrafın, resmin içine girmiş gibi hissetmem işte bu sebeptendir…

“Ali Kazma çekimlere ayırdığı zaman sona erip saatlerce uzunlukta ham kayıtla baş başa kaldığında, kaydetmiş olduğu notları yanına düşer, onları birbirinden koparır, yerlerini değiştirir; zamanı imleyen rakamlar yapıtın gizli şifreleri gibi sayfalar boyunca devam eder.” Emre Baykal’ın da katalog yazısında aktardığı bu çalışma biçimi videoları notla, kayıtla, sezgiyle bütünlüyor.


Her duvarda ayrı ayrı izlediğimiz çalışmalardan serginin sürekliliğini birebir yansıttığını düşündüğüm ve yukarıda bahsettiğim Saat Ustası’nın yanında “Kristal” ve ”Rezistans” da hep aklımda kalacak.

Yeri gelmişken söyleyeyim, Arter’in hazırladığı veya hazırlattığı katalogların kitaplığımda güzel bir yeri var. Marc Quinn için hazırlanmış “ansiklopedi” dönüp okunanlardandı, Ali Kazma’nın bu sergisi için hazırlanan “fasikül” de öyle olacak…


Ali Kazma, 2012’de Barbara Polla’nın sorularını yanıtlarken, “Dünyanın gizemine ve karmaşıklığına bir şeyler ekleyebilen sanat yapıtlarını önemsiyorum,” diyor. Ali Kazma bu sergiyle elimden tutuyor, gizem ve karmaşanın belki de en kaotik kavramıyla, zaman'la macerayı anlatıyor; önemsediklerinin yanına oturuyor.



1 Ağustos 2014 Cuma

"Uyku Kaçsa Rüya Kalsa" ve Merhaba


İlk öykü kitabım "Uyku Kaçsa Rüya Kalsa" çıktı. Heyecanlıyım :)

Eğer edebiyat adasında şimdiye dek tanışmamışsak buyrun; "Uyku Kaçsa Rüya Kalsa"nın tanıtım metni... Ve Merhaba!..





Normalin içinde dehşet var mıdır? Bana göre normal dehşet vericidir. Pınar Sönmez, normal görünenin saklı dehşetini arıyor. Çünkü dehşet biraz cennete benzer. Bu nedenle Pınar Sönmez'in öyküleri kanımca tetikte okunmalıdır,” diyor Faruk Duman.

Öykü, has edebiyatın en nadide mecralarından. Uyku Kaçsa Rüya Kalsa, Pınar Sönmez’in ilk kitabı. Pınar Sönmez’in öyküleri ve incelemeleri, Sözcükler, Kitap-lık, Notos, Sıcak Nal, Cumhuriyet Kitap, Egoist Okur ve Virgül’de yayımlandı. Kitaptaki tüm öyküler Tezer Özlü, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Sevim Burak, Sevgi Soysal’dan epigraflarla açılıyor. Yazar, öncüsü kabul ettiği kadın öykücülere, yazarlara selam gönderiyor. İlk öykü “Birike Birike”, adıyla da, Tezer Özlü’nün “Yaşam yalnızca sokaklarda...” epigrafıyla da öykülerin atmosferini, kentin sokaklarını ve benlikte “o an”da neler olduğunu adım adım arama, istenilen kapılardan geçme sürecini anlatıyor. Bu kapılar, kapanan İstiklal Kitabevi’nden, Kadıköy’e; Taksim Meydanı’ndan bir ressam atölyesine, Nina Simone’ın sesinden, Kundera’nın etkisine, Ferit Edgü öykülerinden günbegün anlatılan tatile bağlanan dünyalara açılıyor. Hayatın içindeki hakkaniyet, illüzyon, renkler ve Faruk Duman’ın da belirttiği gibi “normal görünenin saklı dehşeti”… “Filmden çıktık. Yönetmene dedim ki, “Çok değil mi arka arkaya üç kanlı cinayet?” “Gerçekte altı cinayet vardı,” dedi bana.” Anlatılar, kırılma anlarını şaşırtarak takip ediyor.

“Hayatı daraltmayı, sonra değişik noktalarda genişletmeyi öğrendiğimi sanıyorum ya da tersini…” diyor bir karakter.  Dilin de, hayatın da “nasıl” ekseninde sorgulanışını okuyoruz. “Şehir korosu, uğultuya dönüşmüş sesiyle eşlik ediyor bize.” Şehrin akıp giden hali, dalgaları, müziği, sesi sayfalarda.

“Hayat ilerler. Bir karar, bir hayat, bir karar, bir hayat,” ve “Birike birike biliyoruz kendimiz,” ayrı öykülerde. Ama döküldüğü deniz aynı.

“Hep hatırlanacağı daha o saniye bilinen bir tanışmanın unutulmazlığı nesinde midir?

  I ş ı ğ ı n d a…”

  Her öykü bir tanışma.

 

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...