11 Şubat 2014 Salı

İkiz imgeler ve cüretkarlık: Self Touches, Koray Erkaya Sergisi

Buradasın.
Hem yakıp kavuruyor
hem cennette ağırlıyorsun
Bensin.
(Sibel Baykam'ın Self Touches katalog yazısından)


Kapısında kırmızı neon harflerle Self Touches yazan ve loş ışık altında siyah kadife perdelerin arasından geçilerek gezilmeye başlanan bir sergi düşünün...

 
Capcanlı, modern görsel zincir, Koray Erkaya dokunuşuyla cüretkar, davetkar çağrışımlara dönüşmüş.
Bu bakış, serginin Sibel Baykam imzalı katalog yazısında da hissettiriyor kendini: "İkirciklendiren, ne taraftan ele alsak farklı bir anlam yüküyle yansıyan, iç gıcıklayan ve dahi, fotoğraflarla tanışınca modelden mi, izleyiciden mi bahis açtığı pek de kestirilemeyen bir başlık."


Koray Erkaya'nın Self Touches sergisi 23 Şubat'a dek Piramid Sanat'ta.
"An'ın içinden geçip ikiz imgelerle objektife yansıyanlar."

25 Ocak 2014 Cumartesi

Bir Küresel Döngü, Mürüvvet Türkyılmaz Sergisi


Mürüvvet Türkyılmaz’ın “bilinmeyen bölge, gittiği yere kadar” adlı sergisi 16 Şubat'a dek Depo’da.

Sanatçının üç yıl aradan sonraki ilk sergisi molanın patlamaya neden olduğunu, sıkışan havanın nasıl taze soluklar sağladığını gösteriyor…  

Sevgili Mürüvvet, açılış gecesinde kendi yarattığı, pek de eşi olmayan bir seçimle sergi alanında yer almadı, dışarıdaydı. Tophane’nin ara sokağında, Depo’nun önünde ve Açık Radyo’nun yanında bir yandan sohbete durup, bir yandan hani neredeyse “bilinmeyen bölge”ye elleriyle bıraktı bizi.

Tam da onun arzu ettiği gibi yalnız ve sükunetle sergiyi gezme, çağrışımlara kapılma ve etkinin işlemesi şansı kalbimi ve zihnimi açtı.



Girişteki 'Sırlar Odası’nda bir tam gün kalmak geldi içimden. Orada, elimde kağıt kalem, her bir formun beni götürdüğü yere manevi bir koşu isteği...  



“Dünyayı Elinde Tutan Çocuk”, zihnin “hep hatırlanacaklar çekmecesi”nde… Şeffaf branda üzerine düşmüş bir büyü bu...




 

Hemen söyleyeyim, Mürüvvet makine üzerinde çalışırken, hazırlık aşamasında meraktaydım. Nasıl bir makine olacak, nereye yerleştirilecek, izleği ne? Makineyi gördüğümde önceden bahsi geçen ve tanışmak istediğim biriyle sonunda tanışmış gibi hissettim. “gittiği yere kadar”ın kolona her teğet geçişinde, algıma bir şans, zaman ve olasılık bakışı saplandı. Bireysel ya da kollektif, gidilen yerin bir yandan da döngünün parçası oluşu elimden tuttu, beni içine çekti . Empati , felsefi örüntü ve insancıllık adına, hatta bazen bireyin isteklerini göz ardı etme pahasına baktığımız küresel bakışı sezdim kolona teğet geçen "gittiği yere kadar"da.
Hem de birbirinden çok farklı malzeme ve açılımlar yine bu küresellikte biçimleniyor ve bütünleniyorken...




Ve doğru, Şeffaf Çadır'a  bir şey yazmamak için zor tuttum kendimi.
Zaten katılım istiyor sanatçı, koşa koşa gitmeni ve senin de bu etkiyle yazmanı-yapmanı-eylemini.  Bu etki altndalıkla kendisini tebrik ederken "coşuyorum", dedim, "bana yaz de, hatırlat, yazmamı bekle."

Ertesi sabah uyandığımda Mürüvvet'ten bir mesaj vardı telefonumda.
Gece 2.30 - “işte böyle, yazmak gerek arkadaşım...”



 

6 Ocak 2014 Pazartesi

Sanat Hukukunda Kavrayış, Politika ve Hakkaniyet


 
Yekta Kopan'ın Milliyet Sanat'taki Noktalı Virgül köşesine,  ülkemizde Sanat Hukuku hakkındaki mektubumla geçtiğimiz yılın kasım ayında konuk olmuştum.
 
 
 
Mektubun tamamını aşağıda okuyabilirsiniz.
 
 

              Sanat Hukukunda Kavrayış, Politika ve Hakkaniyet

 
Eser sahibinin haklarının ihlal edilmemesi, sanat kurumları ve taraflar açısından bir itibar meselesi olduğu kadar hukuki bir mesele. Sanat Hukukuna bakış ile hukuka genel bakış farklı yönlere düşmüyor. Hukukta hakkaniyete, hak aramaya, hakkını vermeye nasıl bakıyorsanız Sanat Hukukunda da bu böyle. Ama genel hukuk kurallarından ve Ticaret Hukukundan çok farklı, teknik, özel kurallarla…

Öncelikle sanat sektörü açısından kavrayış ve yasalar açısından politika gerekiyor.

KAVRAYIŞ: Konu sanatsa sıradan bir ticaret metasından ve anlayışından söz edilemez. Hâlâ kendi deyimiyle parasını verdiği anda şarkının, kitabın, video klibin, resmin vd. tüm sanat eserlerinin kayıtsız şartsız, tüm haklarıyla birlikte kendisine “ait” olduğunu sananlar var,  bu algı değişmeli. Çünkü sanatçının ve mirasçılarının mali ve manevi hakları, yasa gereği devam etmekte. Aralarında yapılan sözleşme ile mali hakların bir bölümü, o da sıralamak suretiyle yazıldığı takdirde geçerli olmak üzere, devredilebilir. İsmin belirtilmesi, eserde değişiklik yapılmasını men etmek gibi manevi hakların devri ise yasal olarak mümkün değil. Yasa, eser sahibini korumakta ve boşluk halinde eser sahibi lehine yoruma gidilmesi gerekmekte.

POLİTİKA: Anayasa m. 64’te yer alan “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur,” ifadesi ise yeterli değil, eser sahiplerinin fikri mülkiyet hakkının korunduğu açıkça yer almalı . Sanatçı sadece “korunmalı” denilerek korunamaz. Neyi koruyacaksınız? Eser sahibinin ve mirasçılarının Fikri Mülkiyet Haklarını. Nedir bu haklar? Mali ve manevi haklar. 

Size sıkı bir örnek: Daha 1952’de FSEK hazırlanırken yasada yer alan ve “Eser sahibine eserin değerinde sonradan meydana gelen (ikinci, üçüncü satışlardan sonraki) artışlardan pay talep etme hakkı veren pay ve takip hakkı”nın uygulaması ile ilgili m. 45’te Bakanlar Kurulunca çıkarılacak bir kararname ile belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde” deniyordu. Peki, plastik sanatlarla ilgili pek çok kişinin “en önemli sorun” olarak belirttiği bu hususa ilişkin kararname ne zaman mı çıkarıldı? 2010’da… İşte böyle olmamalı. Uygulamasını sorarsanız, hak kullanılmayı bekliyor, aranmayı bekliyor, emsal bekliyor. Daha da önemlisi daha dava açılmadan ressama, heykeltıraşa bu hakkın ayrılarak teslimini bekliyor.

YA ESER SAHİBİ, SANATÇI? Bu noktada, önemli olan hakların aranması. Genel hukuk kurallarına göre hakkınızı nasıl aramalıysanız, aynı anlayış Sanat Hukuku için de geçerli.

Peki hak aranıyor mu? Haklar bilinmiyor ki… Meslek birlikleri, gruplar, platformlar yolu ile bilinçlenmenin adım adım sağlanması ve var olan hakların kullanılması gerek. Sanat eseri, sıradan bir ticaret unsuru olamaz, değildir dedik. Nitelim Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun en önemli maddelerinden biri de mali hakların ihlali halinde verilen zararda rayiç değerin 3 katı tazminat istenebilmesi hususu. Yakın zamanda yürüttüğüm bir davada, daha davanın başında, çok detaylı hazırladığımız bir dilekçeyi takiben, karşı taraftaki müzik şirketi haksız olduklarını anlayarak eser sahibinin hakkını teslim etmek istediklerini bildirdiler, sonuçta uzlaştık. Peki bu nasıl oldu? Dava açarak oldu, ancak dava açarak…  Sanat sektörünün yasa yönünden özelliği teknik ve detaylı bir alan olması ise, kamuya yansıması açısından özelliği ise itibar üzerine kurulu olması ya da olması gerekliliği.

Eser sahiplerinin üzerinde durması gereken ise iki husus var: Birincisi, aynı önleyici hekimlikte olduğu gibi bir sözleşmeyi imzalamadan önce mutlaka (mümkünse bu konuda uzmanlaşmayı seçmiş) bir hukuk danışmanına, avukata başvurmak ve böylelikle iradesi dışında bir hususa imza atmadığından ve yasal haklarının korunduğundan emin olmak, ikincisi de hakkı ihlal edilirse ve şartları gerçekleşmişse mutlaka dava açmak. Çünkü Sanat Hukukundaki mücadele sadece o kişinin mücadelesi değil. Gerek kulaktan kulağa dolaşarak sektörde örnek oluşturuyor ve tarafları doğru harekete motive ediyor, gerek davanın sonuna dek gidildiği takdirde Yargıtay’dan gelecek emsal kararla sonrasında aynı sorunu yaşayanlara fayda sağlanıyor. Bu, sinema, plastik sanatlar, müzik ve diğer  tüm sanat alanları için geçerli.

Sonuçta Sanat Hukuku incelikli, detaylı, hassas bir konu.  Devlet politikası ve sektörün duruşu sağlam, belirleyici olmalı.

Ve bunların hepsi sanat, hukuk, hak ve itibar meselesi...

 Pınar Sönmez - Kasım 2013

3 Ocak 2014 Cuma

Sanat Eserlerinde Sahtecilik Üzerine


Metropolitan Sanat Müzesi eski yöneticisi Thomas Hoving, “Sanat profesyonellerinin çoğunun itiraf etmek istemediği bir gerçek var: Bugün içinde yaşadığımız sanat dünyası, yeni, son derece aktif ve ahlak kurallarını hiçe sayan bir sanat sahteciliği dünyasıdır,” diyor.

Geçtiğimiz günlerde yalılarda sahte eserlerin bulunmasının ardından Miro Sergisi’ndeki bazı eserlerin sahteliği iddiası hem hukuk, hem sanat gündemine oturdu. Aslına bakarsanız tüm bu tartışmalar ve vakalar, aysbergin sadece görünen yüzü.

X. Adli Bilimler Sempozyumu kapsamında düzenlenen oturumda da Sanat Eserlerinde Sahtecilik’i konuşmuştuk.


 
Sahtecilik’in Fikri Mülkiyet ve Sanat Hukuku ile Ceza Hukuku açısından durumunu Legal Fikri ve Sınai Haklar Dergisi'nin uzman görüşü bölümüne yazdım. Sanat Eserlerinde Sahtecilik ile ilgili olarak kaynağın çok az olduğu Hukukumuzda bir başlık açmanın önemli olduğunu düşünüyorum.  “Sanat Eserlerinde Sahtecilik/Fraud in Artwork” Legal Fikri ve Sınai Haklar Dergisi, sayı 35’te; ilgilisine…


 
 

6 Aralık 2013 Cuma

Malina ve Mandela... Bir gün gelecek...


'Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler,, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecek...'. 

Hayat...
Gözbebeğimiz Ingeborg Bachmann, Malina'da bu satırları yazmış olacak.
Bir gün gelecek,
Mandela gidecek...
Aynı, özgürlük mücadelesi gibi akılda kalacak gülümsemesiyle dolu fotoğraflarına bakarken Malina'nın özgürlük satırları çıkagelecek...  


'Bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar, ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içerisinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin krallıkları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak; bütün bir yaşamın başlangıcı...'




06.12.2o13

(Ingeborg Bachmann, Malina, YKY, 2012, s.113)

13 Kasım 2013 Çarşamba

Sanat Eserlerinde Sahtecilik: Adli Bilimler Sempozyumu'nda, Cer Modern'de konuşacağız



MoMA’nın eski yöneticisi Thomas Hoving, "Sanat piyasasının en üst segmentinin tahminen %40’a varan oranda sahte eserlerden oluştuğunu," söylüyor. %40!
X.Adli Bilimler Sempozyumu 14-16 Kasım 2013 tarihleri arasında Ankara Cer Modern'de yapılacak.
Bu sene sempozyumun konusu, "Adli Bilimler ve Sanat."

15 Kasım 2013 tarihinde de Sanat Eserlerinde Sahtecilik'i konuşacağız.

13:30 – 15:00
SANAT ESERLERİNDE SAHTECİLİK

Oturum Başkanları:

Prof. Dr. Erdem Özkara (9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp AD)
Prof. Dr. Kemal Özmen (Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı)

Konuşmacılar:
Prof. Dr. Hüsnü Dökak (Hacettepe Üniversitesi Sanat Müzesi Müdürü)
Prof. Dr. Sacit Pekak (Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı)
Av. Pınar Sönmez (Fikri Mülkiyet ve Sanat Hukuku)
Özgen Acar (Gazeteci) Raffi Portakal (Antika Sanat Eseri Uzmanı)

Programın tamamı burada:

http://www.adlibilimlersempozyumu.com/program.html

Sempozyumu hazırlayanlara şimdiden teşekkür ederim, ne kadar sıkı çalışma içinde oldukları her adımlarından belli.
Ellerine, akıllarına sağlık...

11 Kasım 2013 Pazartesi

Yekta Kopan'ın Yazısına Mektubumla Misafir Oldum, Milliyet Sanat'ta



“Sanat Hukuku hakkında ne biliyoruz?”

Yekta Kopan, Milliyet Sanat’ın eylül sayısında, Noktalı Virgül köşesinde bu kritik soruya yer vermişti. Kutluğ Ataman'ın yaşadığını belirttiği Arter deneyimine ters bir hukuki deneyimimi blogumda dile getirmiştim. 
http://pinarsonmez.blogspot.com/2013/08/arterin-koc-vakfnn-sanat-hukukuna.html

Kopan'ın önemseyerek eylül yazısına aldığı  satırların ardından bu başlıktan gitmekte fayda olduğu kanısı gelişti.
Bu nedenle, ülkemizde Sanat Hukukunun başlıkları üzerinden bir yazı kaleme aldım.

"Sanat Hukukuna bakış ile hukuka bakış farklı yönlere düşmüyor. Hukukta hakkaniyete, hak aramaya, hakkını vermeye nasıl bakıyorsanız Sanat Hukukunda da bu böyle..."

Söz konusu mektupta
devlet politikası,
sanat piyasalarının hak ve hukuku kavrayışı,
sanatçının hak arama iradesi başlıklarından yola çıktım.

Bu önemli ve fazla el değmemiş konuya ilgisinden dolayı Yekta Kopan’a teşekkürler.

Dediği gibi, “Öncelikle bir bilgilenme ve bilinçlenme döneminden geçmek zorundayız.”

1952'de yürürlüğe giren kanunda öngörülen kararnamenin 2010'da çıktığı bir ülke... 
Faturalandırma ve belgelendirme sorunları yüzünden aranamayan haklar...
Fikri mülkiyete konu mali hakların ihlali halinde rayiç değerin 3 katı oranında alınabilecek maddi tazminatın bilinmemesi...

Bu ay Milliyet Sanat’ta, Yekta Kopan’ın Noktalı Virgül sayfalarında…
'Sanatçı "korunmalı" denilerek korunamaz.'







18 Ekim 2013 Cuma

Audrey Hepburn Etkisi



Orhan Pamuk, "Güzel bir resim, bir hikayeyi zarafetle tamamlar," demişti Benim Adım Kırmızı'da. "Audrey Hepburn Sihri" de resimle olmasa da, Tiffany’de Kahvaltı fotoğraflarıyla tamamlanıyor hâlâ...

Audrey Hepburn'un zarafetinin etkisi, kendinden emin bir tutum ve güçlü içerik üretimiyle tamamlandığı için de bu kadar canlı...

Audrey'nin hayatının, '50'lerin başında Colette'le tanışmasıyla değişmesi, hem sinema, hem edebiyat için ilginç bir bilgi...

Colette öyle etkilenir ki, Broadway'de sahnelenmek üzere yazdığı Gigi'de onun rol almasını ister.

Her şey böyle başlar...
ve zarafetle kalır...

5 Ekim 2013 Cumartesi

Tesadüflere Devam....

Bitmedi.
Bitmemiş.

Sen Aydınlatırsın Geceyi filmekimi gösteriminde sevgili Haşmet Topaloğlu ile karşılaştık, uzun uzun sohbet ederken yazılara geldi konu. Bu sabah Celal Kadri Kınoğlu ile ilgili bir yazı girdim bloga, dedim. Nasıldı, diye sordu, ilgilenmişti. Anlattım, tesadüflerin ne acayip bir hayat türü olduğundan bahsettim:

http://pinarsonmez.blogspot.com/2013/10/celal-kadri-knoglu-ile-sabah-sohbeti.html

"Hiçbir an tamamlanmıyor. Her an hücreden alınıp eklemeler yapılması, katlar çıkılması, iskeleler çakılması için rafa kaldırılan gerçeküstü bir hayat maketi..."
Gülümsedi.
"Ne oldu," diye sordum.
Dedi ki:
"Kadri benim kuzenim."

4 Ekim 2013 Cuma

Celal Kadri Kınoğlu ile Sabah Sohbeti



Geçtiğimiz günlerde bir karşılaşma, Zweig’vari yıldızın parladığı anları, Auster’vari tesadüfün mânâsını barındırıyordu.

Celal Kadri Kınoğlu ile tanışıp sohbet edeli yıllar olmuş. O uzun sohbette Oscar Wilde'ı konuşmuştuk, "Wilde’ın hayatını yaz," demişti, "onun hayatını oyunlaştır." Gönül vermedim böyle bir yazıma, ama hiç de unutmadım. Bir sabah karşılaştığımızda neşelendik, neler yaptığımızı anlatıyorduk ve Kınoğlu dedi ki, 'Oscar Wilde oyunu var, ona hazırlanıyoruz.'

Gözlerim faltaşı gibi açıldı…Yitip gitmemiş heves ve azim, çok bir önemsediğimiz "zaman"ın yolunu kesen ufku açık ve upuzun bir yoldu işte.

Sürecin hem yapıtaşı hem sonucu insan. Eğer istiyorsa… Bu hoş şaşkınlık, güleryüzlü inancın sağlam gücüneydi.


Hayatın aynı edebiyattaki gibi 'anlatma göster' dakikalarından biri, değil mi?  

Daldan dala sohbete devam ettik. “Hayatım boyunca izlediğim belki de en sevdiğim oyundu Kır,” dedim. Kınoğlu'nun da rol aldığı, Crimp'in üç kişilik bir oyunuydu. “Kırk beş oyunda oynadım, en sevdiğim oyundur,” dedi. Kır’ı hatırladık birlikte. O, sahnedeki Celal'i hatırlıyordu, ben koltuktaki Pınar'ı. “Çok da zordu, çünkü sıradan bir adamı canlandırıyordum, Kevin Spacey çok iyi canlandırır böyle adamları, benim için zordu, ama oldu sanırım,” dedi. Elbette olmuştu, harika olmuştu. Ülkü Duru, Berlin’de izlemiş de önermiş zamanında. İyi ki..



Bir sonraki sohbete dek ayrılmak üzereyken konu hâlâ tiyatroydu, “İşte benim olayım da bu, yaşamak. Oynarken yaşıyorum,” dedi. Yazarken aldığım taze solukları düşündüm. Anladım...

İnsan böyle. Her an hafızada bir dosyaya ayrılı, aynı bilgisayar gibi. Hiçbir an tamamlanmıyor. Wilde, Kır, Kınoğlu… Her an hücreden alınıp eklemeler yapılması, katlar çıkılması, iskeleler çakılması için rafa kaldırılan gerçeküstü bir hayat maketi...

13 Ağustos 2013 Salı

Arter'in (Koç Vakfı'nın) Sanat Hukukuna yaklaşımının tarafı ve tanığı olarak..

Kutluğ Ataman ile yapılan söyleşiyi okudum bu sabah.

Arter'in saygınlığı ile ilgili satırlara geldiğimde ise bir durdum.

Hemen belirtmek isterim ki, "Arter'in saygınlığını kaybettiği" bahsi ve benim deneyimim birbiriyle tamamen tezat.

Deneyimdir, işarettir, paylaşmak gerekir.

http://haber.stargazete.com/magazin/sanat-camiasindaki-ergenekona-artik-uyanin/haber-780844

Yakın zamanda ülkenin en önemli sanatçılarından biriyle Arter arasında yapılacak bir "eser alım sözleşmesi"ni "sanatçının hakları" açısından ve Sanat Hukuku danışmanı olarak inceledim, çeşitli hukuki önerilerde bulundum. Genelde sözleşmeler taraflar arasında gider, gelir. Arter ise karşı duruşsuz, bu eserle ilgili hukuki öneri ve taleplerin tamamını kabul etti.

Üstelik yetkililer, sözleşme maddeleri için "doğru, tam da böyle olmalı," dediler.

Arter, benim deneyimimde sanata, sanatçının haklarına karşı olumlu ve örnek bir tavır sergiledi.
Sanat Hukuku için önemli bir eğilim, ciddi bir duruş...

Hem de onca sanat kurumunun Sanat Hukukunu kavrayışsızlığı arasında...

21 Temmuz 2013 Pazar

Leyla Erbil'e nasıl veda edilir ki...




Leyla Erbil bana hep yazdırdı.
gidişiyle yazmak durdu.
onu okurum, yine başlar.
kuralsızlaşırım
uçarım konamam
dururum
canlanırım

sorarım
doğarım
doğururum
Leyla Erbil okurum
Leyla Erbil yazarım
yazarım
yaşarım
yazarken ölürüm
ölerek yaşarım
muallakta kalırım kesin
mutabık kalmam zor
soluksuz kalırım
kalan'ım

pınar 21072013



27 Mart 2013 Çarşamba

ZİHİN BOZULUYOR, HAFIZA BOZULMUYOR


“…Hafızamız bir tür eczane, bir tür kimya laboratuvarıdır, elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de.”

Proust'un hafızanın yılankavi yollarında neyle karşılacağımızı bilmediğimizden dem vuran satırlarını yeniden okurken masamda geçmiş yıllarda yazdığım notlar da var. Öyküye hazırlık yapan, yola yeni çıkmış bir fikirle karşılaşıyorum: “Sen birinin anılarındasın. Ama o biri senin anılarında yok.”
Hafıza bile adil değil. Kimine ayrımcılık yapıp ön sıralara oturtuyor, kimini salona bile almıyor. Hatırda kalan herhangi bir ânınsa önemsendiği için aklında kaldığı düşünülüyor. Mutlak doğru bu olamaz. Zihnim öyle bir çöplük ki tüm bu çöplerin çoğunu önemsemediğime bahse girerim.
İnsanlığın varoluşundan beri keyif verici maddelerin varlığından söz edilir ya, Proust’un sakinleştirici ilaç addettiği tatlı hatıra, keyif verici bir madde kadar ruhu dinginleştiriyor. Hafıza, insanın bilinç kazandığı, hatırladığı, bir hayatının olduğunu gösteren, ona hayat bahşeden ellerden biri. Akıl kadar, düşünmek ve sevmek kadar...

Hafıza sana geçmişini veriyor. Daha garibi, bazen de vermiyor… Bazen de boşlukları işbirlikçi partneri z i h n i n doldurmasına, senin kucağına onun bırakmasına izin veriyor.
Bir hocamla, kanunların böylesine baş döndürücü bir hızla dönüştürülmesini konuşuyorduk geçen gün. “Bana sorarsanız, toplumun hafızasını siliyorlar,” dedi. Unutmadım, kaldırdığım raftan çıkarıp bakıyorum bu söze arada bir. Her "eskiyi külliyen reddeden uygulama"da toplumun yeniden inşa çabasını görüyoruz. Salona alınmayanların ya da salondan kapı dışarı edilenlerin yok olduğu anlamına gelmiyor ki bu... Herkes orada. Kişinin ya da toplumun hafızası başka ellerle yaratılmıyor...

Peki, zihin hafızayla ortak çalışıp duygulara etki mi edecek? Hayatındaki her şeyi olumlu ve işe yarar hale getirmek için uğraşan insanın hafızasının güçlü olması nasıl bir etki yaratıyor? Bazı zaman çok keyifli, çıkarım yapma şansın ve bu çıkarımın doğru olma şansı hafıza sayesinde artıyor. Ama -gerçekleşebilse- en kolaycı erekle yola çıkıldığını düşüneceğimiz ve belki de kaypakça bulabileceğimiz  "hafızayı bile isteye silme"yi ise kimse yapamıyor. 

Zihin bozuluyor, hafıza bozulmuyor...

 

29 Ocak 2013 Salı

"Anlamak yağmursa, anlamamak küldür." Son çıkanlar...


Daniel Frampton’ın Filmozofi adlı kitabı “Sinemayı Yepyeni Bir Tarzda Anlamak İçin Manifesto” alt başlığıyla ve Cem Soydemir çevirisiyle geldi.  Önemli, ifadesi güçlü bir sinema kitabı...  "Filmozofi, film için bir çözüm olmayı hedeflemez; Filmozofi'nin diğer perspektifler ve yorumlayıcı şemaların yanı sıra kullanılması, değiştirilmesi ve uyarlanması gerekir."

Guy Deurscher’in “Dilin Aynasından”ı da tüm sözcükseverleri çekecektir. Sözcüklere dolanmak hassaslaştırıyor.  Sözcükler, dilin düşleri. Haydar Ergülen, "Anlamak yağmursa ,anlamamak küldür," der. Yağmuru izleyenler ve Turgay Fişekçi'nin dergiye neden "Sözcükler" adını verdiğini düşünmüş olanları kıya sıya mutlu edecek...

Latife Tekin İletişim'de. Okuduğum baskıyla hatırlıyorum kitapları...  Sevgili Arsız Ölüm, bu sefer masmavi kapağıyla elimizde. Kitap okunduğu zamanla, atmosferle  basbayağı bir imge haline geliyor bakın. Yeniyi kabullenmek bile zorlaşıyor. Benim için Sevgili Arsız Ölüm'ün mavi bir kitap olmaması bana kalmış. Demem o ki yeni baskı, yeni bir kitap gibi… Bununsa zararı yok, faydası var. Bir kitabın farklı baskıları üzerine konuşmak bile zevke batıp çıkmak...
 
Sevgi Soysal öncüllerimden, "sevgili" yazarlarımdan, satırları öykülerime epigraf olanlardan... "Görmemiş gibi görüyor. Görmemek istercesine görüyor." Barış Adlı Çocuk'taki bu satırlar, aynı zamanda Gölgede adlı öyküme giriş... İletişim’den çıkan "Ne Güzel Suçluyuz Hepimiz!", -Sevgi Soysal İçin Yazılar- ağız tadıyla okunmayı bekliyor...  Derin tahliller, kendi derininize katmak için..
 

Sel Yayıncılık’ın Hayat Okulu Kitapları dizisi merakıma merak kattı. Uzun okumalar, geniş olasılıklar, sonunda bütünlüklü bir kolaj... Kitap projesi oluşturmayı Sel çok iyi bilir zaten.

İyi okumalar...
 

 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...