öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2017 Cumartesi

MURAT YALÇIN, ÖYKÜ VE DÜŞÜNCE BERRAKLIĞI



72. Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi Murat Yalçın oldu. Sevgili Yalçın'ı sevinçle tebrik ediyorum. 
Bu vesileyle, Murat Yalçın'la bir sohbetimizden sonra kaleme aldığım ve daha önce Egoist Okur'da yayımlanan denememi aktarıyorum. Görüyorum ki bu sohbetteki temalar, ufuktaki (ödüle de konu) "Pera Mera"ya işaret fişeği... 



Calvino, Edgü, Bilge Karasu, Tomris Uyar, Gogol, Nabokov, Aurelius, Orhan Duru, Octavio Paz, Vüs’at O. Bener, Proust, Wilde, Flaubert, Gülten Akın, Melih Cevdet Anday, Gide, Ataç, Cortazar, Gogol, Bachelard, Barthes, Bachmann, Baudrillard, Woolf, Hulki Aktunç, Breton, Salâh Birsel, Goethe, Yusuf Atılgan, Svevo.

Ve dahası…

Murat Yalçın’ın “Kontrol Kalemi”ni kitaplığınıza yakın bir yerde okuyun.

Hep böyle olur. Yazmak üzerine yazılanlar görüldükçe hem daha çok okumak, hem daha çok yazmak istenir. Bir de dostlarla sohbet sonrası… Murat Yalçın’ın “Kontrol Kalemi” de onun yazma, okuma ve yaşama örgüsü, “düş-düşünce mayaları”.

Yazar, “Bana kitaplarını göster, sana geleceğimizi söyleyeyim,” diyerek yakınlığın ışıklı kestirme yolunu anlatıyor okura. Hem ne de olsa “Yazının soyu sopu, kan bağı vardır.”

Uğraşlar, edebiyat, hayat ve yazmak üzerine yapılan zamansız sohbetler “Bin Bir Gece Masalları”na benzer. Ne nerede başlıyor, nerede bitiyor bilmeyiz. Oradan oraya atlanır. “Kontrol Kalemi” ile hem bir kütüphane var karşımda, hem mavi yeşil bir yürüyüş.

Yazar, “Karay okumak, zekâya dokunmaktır,” dediğinde ortak bir ülke yaratıyor ve o okuma ülkesinin insanlarına bakarak konuşuyor. “Aklını başına devşirerek sanatta var olmak… Hayır, hiç sanmıyorum,” dediğinde okumaya çekilecek insanlara…

Yol başındaki yazarlar hakkında duyduğum bir yorum, alıntı, anı onlar üzerine kendi sorularımı yinelememi sağlıyor. Her bir sorunun inceleme konusu olma ucu taşıması kıymetli. Edebiyat insanları bu uçları tutsunlar takip edip incelemeye, yeni anlatılara bağlasınlar isterim.

Soruların gücü var.

Nasıl, niçin yazıldığı da daima her nitelikli yazardan gelen yanıtla, gücü artan bir soru. “Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Yazıhane”de (Metis Yayınları) bir bölümü yer alan, tamamı “Yazmak” (Can Yayınları) adıyla kitaplaşan makalesinde Marguerite Duras şöyle der: “Beden gücü olmadan yazılamaz. Yazının başına oturabilmek için, kendinizden daha güçlü olmanız gerekir, yazdığınız şeyden daha güçlü olmanız gerekir.”

Ve Yalçın: “Özenle, dikkatle, akılla, kişilikle, yetenekle, zekayla, deneyimle yaşamaktır, derdim gücüm,” deyip, “Yazı soyunmaktır. Cesaret ister. Özgüven ister. İçtenlik ister. Düşünce duruluğu, duygu tazeliği, gövde dinçliği ister,” diye devam ettiğinde yazma halinin notları aynı patikada buluşuyor.

Yazmak ve belki de nasıl yazılmayacağı üzerinde durmak. Yazma isteği, ânı ve sonrası… Hatta “yazmayı istediklerimle ne ilgisi var bunların” deyişi…

“Yazmak arzuysa, azim ister,” ise çimenlerin arasında irice bir taş oluyor, üzerinde dinlenip yola devam etmek için patikada bekliyor.

İlerliyorum. Yazmak üzerine fikir varyasyonları maddeleşiyor. “İyi yazara noktayla virgül yeter.” Gereksiz yere ünlem kullanılmasını açıkça eleştiren bir yazarın ünlemi hangi sözden sonra koyduğu da önemli. Şanslıyım, yüzüm bir daha gülüyor.

“Gracq!”

Julien Gracq, gözbebeği kitaplığımın. Oturup tek sayfasını okusan ayrı yamaç olur oksijen dolu. “Tekinsizliğin tınılarını çıkarmış bu yapıtlar ayın karanlık yüzündeki lekelere benzerler.” Okuru Argol Şatosu’ndan Sirte Kıyısı’na atan kitap, hem onları, hem kendine ilişkin okuma zevkini harlıyor. Sohbet bu ya, ekleyebilirim: Bana kitaplarını göster, sana hayatını da, bugününü de, mutluluk ve acı mihengini de göstereyim.

Söyleşilerin (hele Paris Review söyleşilerinin), günlüklerin, mektupların, denemelerin keyfi de burada işte. Çağrışım yokuşlarından aşağı koşmakta… Eserler birer yaprak, yağmur damlası, gök gürültüsü. Her halükârda insanlığa ait ve buna hem zıt hem eş olarak, doğanın parçası.

Tüm yazarların bir aradalığı. Yalçın, “Karşılık bulur bende,” diyor Edgü için. Edgü dahil tüm yazarlarım birer birer geçiyorlar önümden. “Karşılık bulanlar” akarsuya erişen pınarlar.

“Diyeceğim, bu soy yazarların boy aynasına bakmayacaksan, benden uzak, yolun açık olsun, yazar arkadaş.” Okuma Tezgahı adıyla açtığı paragraflarda, iyi okurluk namına en sevdiğim edim ve niyet var: Paylaşıyor. “Ampul değişecekse yazmayı kesip değiştirebilirim ama okumayı kesemem.” Okuma halleri, okuma tezgahı ile aynı düzlükte.

Okumanın öğrenilmesi gereken bir uğraş olduğu bilgisi maya oluyor tüm edebiyata ve hayata yansıyor. Bilge Karasu’yla dostluğunu da hem kitaplar, hem yaşama uğraşı içine alıyor. Bu sözcük peşi sıra uçmaları, taştan taşa sekerek akarsu hizasında yürüyüşleri, özgürce koşuları ve öylece duruşları ve dinleyişleri okumalarla, yazı deneyimini aktarışıyla yapıyor.

Hangi yazarla tanışmak isterdin diye sorup kendi yanıtlıyor: “Evliya Çelebi ile Cervantes’in bir Ege adasında, su kenarındaki bir ağaç gölgesinde buluşup görüşmeleri sırasında yanlarında olmak.” Salt bu renk, Murat Yalçın’ın kitaplarındaki atardamarı bulmaya yardım eder.

Murat Yalçın, anlatısında oyun arar, sözcüğün özü kadar sesini de dinler. Havada duran sözcüğü yakalamaya yatar. Hem kendi kendine oynadığı, hem “Dilersen katıl,” dediği oyun. Eğer bizim gibi denemeleri, günceleri, mektupları ayrı yerde tutanlardan bahsedeceksem sözcüklerin peşi sıra gitmeyi de bu parkura eklerim. Çok da kullanılmayan, ama unutulan bir çiçek kokusu ile burna dolan ve o rayihaya kaptıran sözcükleri her bulup çıkardığında yaşa diyesim geliyor. Yaşa!

Zaman deyince… Bir kitabının adı “Şen Saat” olan yazar zamana dokunmadan durur mu? “Şimdi denen o kısacık zamanın kişisi olmak; geçmişsiz geleceksiz, yani tarihsiz bir doğa, bir “an adamı”.

O “an adamı”, yakınlıkların altını çizdiği kadar olması gereken mesafeleri de ayarlıyor. “Bir oturuşta yazanlar, bir dikişte içenler, bir hamlede bitirenler, tek solukta okuyanlar… Uzak olsunlar benden.”

Bir gün, Odakule’den İstanbul’a bakıp sohbet ederken Fatih’in gemileri nereden geçirdiğinin söylendiğini, o çağın çevre semtlerini, pek çok şeyi anlatmıştı. Gözümün önünden bütün bu evler apartmanlar silinmişti bir anda. Atlılar koşturuyordu. Toprak topraktı yer. Şehrin ortasından bahsederken “durup durdum duruldum,” diyor kitapta. Onun anlatım anında benim de durmuş durulmuş olduğumu, kendi istediği anda değiştirdiği merceğini başkasına da sağladığını şimdi daha iyi kavrıyorum.

Kendi adıma, “Kontrol Kalemi” ile onun naif ve eğlenceli sohbetleri de devam ediyor. Çok sözü, tespiti kalmıştır. “Elektronik postasından bile anlaşılır yazar,” der. Bakıyorum Murathan Mungan’ın elektronik postasına yer veriyor kitapta; sohbetiyle, yazısıyla kendini bütünlüyor.

Kitabı elinde tutanı o saate almasını, zamanı yaratmasını, genişletmesini, işte bu nedenle öyküyü, yazını da genişletmeyi bilmesini severim. “Şen Saat”, “İma Kılavuzu” ve “Kesik Hava”nın adı geçtiğinde adımlarım kafiyeleniyor. (Murathan Mungan’a selamla.) “İma Kılavuzu”na kendi yorumu nasıl güzel: “‘İma Kılavuzu’ böyleydi, cilveliydi.” Okuyunca, kitaplığıma gidip yine kitaba karışmak geldi içimden. Yüzümde çoğunlukla gülümsemeyle okuyorum. Evetle, doğrulayarak. Ya da yok artık deyivererek… Ama sohbetteki edebi dili duyarak, izleyerek… Bu labirent bir sohbetin akışkanlığında değil, köşebaşlarında dura düşünüle yazılmış mektuplar. Arkadaşa, okura, yazara, “nasıl bir geleceği olacağına” ilişkin mektuplar, pusulalar.

“Kaç öykü işler bende, belli olmaz,” dediğinde ise deftere düşüyor yolum. Onca defterimi, onunla sohbetlerde onun defterlerini yazıya nasıl derc ettiğini, defterden yazıya nasıl köprü kurduğunu soruyorum. Çok sevdiğim bir sözcüktür “kavrama”. Yazılanın, okunanın, hissedilenin üzerinde durulmasını, enine boyuna düşünülmesini, her ne ise felsefesine girmenin kucaklayıcılığını anlatır. “Yazmak, kavrama çabasıdır; böyle eğildim yazıya,” ile “Benim yazarlığım okurluğumun bir uzantısı,” bu nedenle aynı kaynaktan çıkıyor.

O kaynağa sanatın tüm dallarını eklerim. “Gök gürültüsüyle şimşek ‘yazı’, yağmur ‘anlam’dır.” Sarkis’in İstanbul Modern koleksiyonunda yer alan neon işi geliyor aklıma, ‘Şimşeğin Işığı’…” diyordu, hemen altında da “Gürlemesinin Sesi…” Bakın, oradan oraya sekiyor zihnim, Yalçın’ın oyununa katılıyorum.

Ayrı ayrı yazı parkurlarından metne yürümenin, doğada bir yürüyüş yapmanın iç açıcı atmosferindeyim.

“Her yazar yazma uğraşı üzerine bir düşüncedir. Ne dersin?”



Pınar Sönmez


(Egoist Okur'da yayımlandı.)

29 Nisan 2012 Pazar

Siret'in Kayıp Siyah Defteri




Siret her yerde defterini aradı. Siyah ciltli bir defter.
Elinde daima defter vardır Siret’in ve Siret arar durur her yerde defterini. Ama bu sefer iş ciddi. Bulamıyor. İşe götürmüş olabilir mı? Oraya da bakmalı diyor, ama eli ayağı birbirine dolanıyor. Bombay Bicycle Club’dan başka bir şey dinlemiyor son günlerde.
Dinginliğe bırakamayarak, aceleyle eşlik ediyor ağır ritme. Ritm başka; elleri, ayakları, kafası başka... Toparlanmamış, dağınık bir hali var. Görünüşü pürüpak, ama aslında biraz önce  bir dergide fotoğrafını gördüğü Robert De Niro gibi… Darmadağınık.

Neden? Defter yüzünden. Geçici bir çözüm buldu, beyaz sayfalara yazıyor. Ama sayfalar kayboluyor ya da üzerlerine bir şey dökülüyor. Sayfalar gidince hayatı tamamlanmamış oluyor.
O defteri bulmayı çok mu çok istiyor. Hayatına devam etmek için…
Yeni bir deftere başlamayacağını biliyor. Yoksa bu da aynı, aradığı kredi kartlarını bir telaşla iptal ettikten on dakika sonra bulması gibi olacak… Yok yere…
Boş veriyor ritme. Duruyor öylece. Robert De Niro’nun elli yıl sonra, başka bir kıtada, aynı bırakmışlık içindeki sarışın kadın versiyonu şimdi Siret. 
Öyle çok yerde kontrol bende değil ki, diye geçiriyor içinden, ama defterde...
Güneş ışığı, yanındaki siyah beyaz karolarda seksek oynayarak ona doğru yaklaşıyor. Biraz daha oturursa, yüzüne vuracak.
De Niro’dan öylece durmayı öğrendi, ritme de kendiliğinden girdi. Demek ki siyah defteri de bulacak…
Siret unuttu, aramıyor şimdi. Sonra arar… Siret durmayı çok mu çok istiyor. Defter nefes, durmak da...

3 Şubat 2012 Cuma

KENDİNİ BIRAKTIRAN ADAM


Kısacası, akılda kalıcı bir hikaye kişisiydi. Hikayesi daha yokken bile.
TOMRİS UYAR, YÜREKTE BUKAĞI

   Yazdıklarımı okuduğunda üzülürdü.
   Evliliği anlatıyordum öykülerimde. Onu yazmıyordum gerçekte. Ama öyle şeyler söyledi ki sonunda onu yazdım. Kendi kendini bıraktıran adamı…
   On dokuzumuzdan beri birlikteydik. İlk yıllarda başımızı Yeldeğirmeni avlusuna kaldırırdık. Yüksek tavanlı, eski bir masal evi. Tek düşümüzün birbirimiz olduğu zamanlar... Bir hafta evden çıkmadığımız olurdu.
    Evin tam orta yerinde, pencerelere uzak, karanlık bir odamız vardı. Millet gelip de “Burası çok karanlık ama,” dediğinde biz birbirimize bakar gülümserdik. Her yer öyle güneşle doluydu ki karanlık bir yerimiz olması rahatlatırdı bizi. Gün ortasının haz yorgunluklarını attığımız kanepe, işte evin ortasındaki bu dingin boşluktaydı. Bizi zorlayan ışıktan uzakta… Ben çok gençtim. Orada tüm gün film izlerken cips yer de hiç kilo almazdım.
   Yazmaya başladığımda evli değildik. Evlendiğimizde Moda’ya taşındık.
   Her zaman kolay olmuyordu. Dutu dişlerinin arasına alıp sapından çekmek gibi… Bazen sapın bir kısmı da dişler arasında kalıveriyordu. Onun, yazdıklarımı hakikat kabul etmesine şaşırıyordum. Bir gün kavgada artık iyice saçmaladığını söyledim. Dutun sapı mapı kalmamıştı.
      O ev bize uğursuz geldi. Karanlık odamız yoktu da ondan mı? Artık bedenlerimizi serip uyuşukluk içinde yatmıyorduk. Öykülerim mutsuzluk ekseninde, evlilik yörüngesindeydi. Ya da ortalama mutluluk… aynı şey, değil mi?
   Sonra bir öykümü okudu.
   “Bu o,” dedi, “onu anlatmışsın. Ne oldu, ona aşık mısın, bir şey mi var aranızda?”
    “Bu kurmaca, biliyorsun.”
   “Ama onu yazıyorsun.”
   “Yazmıyorum.”
   “Yeldeğirmeni’nde geçiyor, o gerçek?”
   “İşte gerçek’ten bir o sızmış.”  
    ….
   “Bu bir çeşit macera,”
   “Al maceranı da,” demesiyle… ip koptu.
    Şimdi Moda’da, ışıklı evimde onu yazıyorum.
    Zorla yazdırdı kendini. 
    Yanımda O.
    Zorla verdi beni O'na...  

26 Aralık 2011 Pazartesi

İDOL


  
“Onunla evlenemeseydim o benim idolüm olurdu,” dedi.
Gurur duydum, içim okşandı.
Baş başayken söylese de güzeldi, ama yemeğin ortasında,  arkadaşlarımıza söylediğinde… Bir de ilan etmiş oldu.
Onun böylesine güzel ifadesi karşısındaki şaşkın sevincimi unutamam.

Kadıköy’de iskeleye yakın, eski püskü eczanenin önünden ve buz gibi soğuğun içinden geçerken o an geliyor aklıma. Soğuğun yüz kesen ellerine karşın sıcak bir şey bütün bütün içimde. Huzurlu bir mutluluk…
Adım atıyorum, tramvay yolunun yan tarafına geçerken kaldırım varmış da fark etmemişim gibi havada kalıyor adımım.
Kuyuvari bir boşluğa düşüyorum.
Üzerimi silkip önümde duran dolmuşa biniyorum.
Eldivenimi çıkarıyorum.
Parmağımda yüzük yok. Eyvah, bu kaybettiğim ikinci alyans olacak. Acaba takmadım mı? Ama hep eldivenliydim, bir yere çıkarmış olamam. Belki de eczanede düştü.
Telefon çalıyor gibi geliyor, değilmiş.
Son aramalarda annem var, babam, Yasemin.

Eve giriyorum.
Anahtarı fotoğrafımızın yanına bırakıyorum.
Üzerimi koridorda çıkarmaya başlıyorum. Hırka, gömlek…
Yatak odasına geçiyorum.
Dolabın aralık kapağına yaklaşıyorum. Açıyorum yavaş yavaş.
Dolapta onun hiçbir kıyafeti yok.
Odada ona ait hiçbir şey…
Ne zamandır, nasıl; hangi soru?
Yüzüm soğuyor...
Soğumanın ardından heyecan: Bu an kendi idolüme anahtar. 

14 Kasım 2011 Pazartesi

ADANIN DAVETİ, SARIŞI...



  

  
Ada şimdi alınan, hiç verilmeyen soluk.
Çiçekler, kediler, çiçekli kapılar, kedili sokaklar arasında... Değilsin, onların içindesin.
Ada Yin Yang. Ebediyette sınırlanmışlığın  huzurlu ışığı...

Kentte geçtiğin sokaktan bir daha geçmeme olasılığın yüksek. Adadaysa seçtiğin yoldan derhal dönebileceğini
biliyorsun.
Oturduğun taşta yine soluklanacaksın.
Her bir taşı ezberlemekle birlikte içinde macera nabzı.
Adada başladığın yere geri dönebilmen ne mi hissettiriyor? 
Çağın savaşının tam tersini… Tüketmiyor ve kaçırmıyorsun.
Hızsız ve kaygısız... Zamanı kaçırıyorum duygusu, denizin uçsuzluğuna gönderdiğin kağıttan kayıkta. 
Ve sen bakarken kayığın ardından, bağlantısızlığın adı yalnızlık değil, bütünlük...
Sukûnet seni davet ve ikna ediyor.
Kara sarıyor, su kavrıyor…  



 

4 Ekim 2011 Salı

BAŞIMDA BİR KOZA

 İnsanın birine aşık olması için/yeter ki kalabalık olsun/ve ben o kalabalıkta çeşit çeşit renkte boyda ve de millette insanların arasında… bütün insanlar orada geçmek zorunda kalsınlar ben de onların arasından o adamı seçeyim.   
SEVİM BURAK, AFRİKA DANSI   

   Alışkanlıklar yirmi bir günde oturur, derler. Bana on dört gün yetmişti.
   Tatillerim yıllardır keşif, kaçırmamak ve geze geze kendimi at gibi yormak üzerine kuruluyken adına tatil bile denmez bu on dört günlük kayboluşun sonunda… Ne demeliyim?
Rahatlamıştım, tazelenmiştim, kendimden geçmiş ve bu sayede belki de, kendime gelmiştim. Lobiye iniyor, kadife, ağır koltuklardan birine oturuyor, kahvemi söylüyor, kitabımı okuyordum.
   Dört bir yan enfes aydınlatmalarla doluydu. Her seferinde gözüm birine takılıyor, elimde fincan, uzun uzun onu seyrediyor, sonra bir diğerine dalıyordum. Gün batımını izlerken duyduğum huzuru, ışığı kısık kısık yayan, kapalı, saklı ışık kozalarını seyrederken de pekala duyuyordum. Şehir çocuğu olmanın avantajı da bu olsa gerek….
  Kahve ve yerfıstıklı pralinler eşliğinde geçen bu odaklı dakikalar gün ortasında yapılan şekerlemeler gibi rahatlatıyordu beni.
   O gün de tüm bu ritüelleri teker teker yaşarken ekru kumaşın içinden süzüle süzüle yanıma gelen flu ışık, yoldaş bir evcil hayvanmışçasına kucağıma kuruluverdi.



Sessizlik Hintli, büyük bir grubun girmesiyle yerini ufak bir kaosa bıraktı.  Göz alıcı ışık, görüntü ve ses cümbüşünde sönmüştü sanki.  
   Algı nasıl da diğer duyumların şiddetine göre değişebiliyor...
   Ses, aydınlığı hapseden bir örtüye dönüşebilir mi?
   Koku, sesi bastırabilir, tat dokunuşu yok edebilir mi?

   Defterim ‘yoldaş ışık hayvanı’nı kovdu, kucağıma oturdu, el mecbur, başladım yazmaya.     
   Başımı kaldırdığımda kalabalığın arasında onu gördüm.
   Hintlilerden değildi. Onların arasında bir yer bulmak yerine kenara çekilmiş, belli ki gürültünün geçmesini bekliyordu.
   O da küçük bir Moleskine çıkardı. Yazmaya başladı.
   Ona bu çekici etkiyi veren güçlü özelliği ne? Sarı saç, yanık ten? Ağır bir duruş, ama hafif, üzerinde tiril tiril uçuşan giysiler? Hayır, bunlar tam olarak onu tanımlamıyor.
   Birine benziyor. Yüzü değil etkisi…
   Kim?
   Evet ya, Robert Redford bu… Ne ilginç, ‘sarışın ama yakışıklı’ referansımın çocukluğumdan gelen, o zaman bile yaşlı kabul edilebilecek bir aktör olması… Bu da mı şehir çocuğu olmanın etkisi… Annemle izlediğim TRT salı gecesi filmlerinin… Başımı öne indirmiş olsam da gözüm görmeye devam ediyor sanki. Onu, defterimin beyaz sayfalarında izliyorum.
   Bir an başını kaldırdı, bakışımı kaçıramadım. Belki loşluktan, belki herkesin yavaş hareket etmesinden pastel bir halenin içine giriyorum.
   En loş aydınlatmanın altında, elinde defter bana bakıyor. Yüzüne hapsettiği ışıkla gülümsüyor. O anda hiç yapmadığım bir şey yapıyorum. Ben de gülümsüyorum. Süreksiz ve hızlı, ama gülümsüyorum işte.
   Derken resepsiyonist kız, “Buyrun beyefendi,” diye ona sesleniyor. Bakışımı görmelisiniz,  kıza kan kusuyorum. Başımı yine eğerken göz ucumla onu takip ediyorum. Bir anda ayağa kalkıyor, Hintlilerin yoğun trafiğinde yok oluyor.




Kaybettim. Bugün, yarın, öbür gün odadan bahaneler uydurarak defalarca kere çıkarken aslında onunla karşılaşma umuduyla dolu olacağımı biliyorum. Defterime dönüyorum ki onun, karşıda duran siyah deri koltuğun yanından bir şey aldığını fark ediyorum. Küçük bavulunu almak için dönmüş. Yanından geçen garson kıza, “Restorana benim için rezervasyon yaptırır mısınız,” diyor.
   Ayakta olduğu için aramızdaki mesafe azalmış görünüyor. Konuşacak benimle. Leyleklerin göç mevsimini anlaması gibi…
   Kafamda seksen kere tekrarlayacağım, her bir sözcüğe çengel atacağım o kısa konuşma az sonra…
   “Burada yemek salonu üst katta herhalde.”
   “Evet, ben de birazdan orada olacağım.”
   “Tamam, görüşürüz o zaman…”
   Parmak uçlarında yükselmiş heyecan saklanmıyor.
   “Yeriniz ayrıldı,” diyor kız.
    Yeri ayrıldı.
   Tabii ki gülen yüzümü toplayamıyorum. Garson kız yandaki konsola bir koca vazo dolusu petunya bırakıyor. Bir anda yumuşak, sade ama güçlü bir petunya kokusuyla dolu içim dışım. Gülüşümü tebessüme indirmeye çalışırken o, odasına çıkıyor.

   Elimde defter, yanımda aydınlatma, biriyle sevişeceğimi ilk kez tanıştığım anda anlıyorum. Az şey mi?
   Bu, izlediğimiz filmlerden biri olsa annem “Kıza bak şimdi, ne yanlış yaptı,” der, yan gözle de mesajı almış görünüyor muyum, diye bakardı.
   Hintliler de odalarındalar şimdi, o da odasında… Geceye hazırlanmak üzere odama çıkarken yukarı bakıyorum. Bir koza başımda…
  


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...