Marguerite Duras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Marguerite Duras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Kasım 2017 Cumartesi

MURAT YALÇIN, ÖYKÜ VE DÜŞÜNCE BERRAKLIĞI



72. Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün sahibi Murat Yalçın oldu. Sevgili Yalçın'ı sevinçle tebrik ediyorum. 
Bu vesileyle, Murat Yalçın'la bir sohbetimizden sonra kaleme aldığım ve daha önce Egoist Okur'da yayımlanan denememi aktarıyorum. Görüyorum ki bu sohbetteki temalar, ufuktaki (ödüle de konu) "Pera Mera"ya işaret fişeği... 



Calvino, Edgü, Bilge Karasu, Tomris Uyar, Gogol, Nabokov, Aurelius, Orhan Duru, Octavio Paz, Vüs’at O. Bener, Proust, Wilde, Flaubert, Gülten Akın, Melih Cevdet Anday, Gide, Ataç, Cortazar, Gogol, Bachelard, Barthes, Bachmann, Baudrillard, Woolf, Hulki Aktunç, Breton, Salâh Birsel, Goethe, Yusuf Atılgan, Svevo.

Ve dahası…

Murat Yalçın’ın “Kontrol Kalemi”ni kitaplığınıza yakın bir yerde okuyun.

Hep böyle olur. Yazmak üzerine yazılanlar görüldükçe hem daha çok okumak, hem daha çok yazmak istenir. Bir de dostlarla sohbet sonrası… Murat Yalçın’ın “Kontrol Kalemi” de onun yazma, okuma ve yaşama örgüsü, “düş-düşünce mayaları”.

Yazar, “Bana kitaplarını göster, sana geleceğimizi söyleyeyim,” diyerek yakınlığın ışıklı kestirme yolunu anlatıyor okura. Hem ne de olsa “Yazının soyu sopu, kan bağı vardır.”

Uğraşlar, edebiyat, hayat ve yazmak üzerine yapılan zamansız sohbetler “Bin Bir Gece Masalları”na benzer. Ne nerede başlıyor, nerede bitiyor bilmeyiz. Oradan oraya atlanır. “Kontrol Kalemi” ile hem bir kütüphane var karşımda, hem mavi yeşil bir yürüyüş.

Yazar, “Karay okumak, zekâya dokunmaktır,” dediğinde ortak bir ülke yaratıyor ve o okuma ülkesinin insanlarına bakarak konuşuyor. “Aklını başına devşirerek sanatta var olmak… Hayır, hiç sanmıyorum,” dediğinde okumaya çekilecek insanlara…

Yol başındaki yazarlar hakkında duyduğum bir yorum, alıntı, anı onlar üzerine kendi sorularımı yinelememi sağlıyor. Her bir sorunun inceleme konusu olma ucu taşıması kıymetli. Edebiyat insanları bu uçları tutsunlar takip edip incelemeye, yeni anlatılara bağlasınlar isterim.

Soruların gücü var.

Nasıl, niçin yazıldığı da daima her nitelikli yazardan gelen yanıtla, gücü artan bir soru. “Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Yazıhane”de (Metis Yayınları) bir bölümü yer alan, tamamı “Yazmak” (Can Yayınları) adıyla kitaplaşan makalesinde Marguerite Duras şöyle der: “Beden gücü olmadan yazılamaz. Yazının başına oturabilmek için, kendinizden daha güçlü olmanız gerekir, yazdığınız şeyden daha güçlü olmanız gerekir.”

Ve Yalçın: “Özenle, dikkatle, akılla, kişilikle, yetenekle, zekayla, deneyimle yaşamaktır, derdim gücüm,” deyip, “Yazı soyunmaktır. Cesaret ister. Özgüven ister. İçtenlik ister. Düşünce duruluğu, duygu tazeliği, gövde dinçliği ister,” diye devam ettiğinde yazma halinin notları aynı patikada buluşuyor.

Yazmak ve belki de nasıl yazılmayacağı üzerinde durmak. Yazma isteği, ânı ve sonrası… Hatta “yazmayı istediklerimle ne ilgisi var bunların” deyişi…

“Yazmak arzuysa, azim ister,” ise çimenlerin arasında irice bir taş oluyor, üzerinde dinlenip yola devam etmek için patikada bekliyor.

İlerliyorum. Yazmak üzerine fikir varyasyonları maddeleşiyor. “İyi yazara noktayla virgül yeter.” Gereksiz yere ünlem kullanılmasını açıkça eleştiren bir yazarın ünlemi hangi sözden sonra koyduğu da önemli. Şanslıyım, yüzüm bir daha gülüyor.

“Gracq!”

Julien Gracq, gözbebeği kitaplığımın. Oturup tek sayfasını okusan ayrı yamaç olur oksijen dolu. “Tekinsizliğin tınılarını çıkarmış bu yapıtlar ayın karanlık yüzündeki lekelere benzerler.” Okuru Argol Şatosu’ndan Sirte Kıyısı’na atan kitap, hem onları, hem kendine ilişkin okuma zevkini harlıyor. Sohbet bu ya, ekleyebilirim: Bana kitaplarını göster, sana hayatını da, bugününü de, mutluluk ve acı mihengini de göstereyim.

Söyleşilerin (hele Paris Review söyleşilerinin), günlüklerin, mektupların, denemelerin keyfi de burada işte. Çağrışım yokuşlarından aşağı koşmakta… Eserler birer yaprak, yağmur damlası, gök gürültüsü. Her halükârda insanlığa ait ve buna hem zıt hem eş olarak, doğanın parçası.

Tüm yazarların bir aradalığı. Yalçın, “Karşılık bulur bende,” diyor Edgü için. Edgü dahil tüm yazarlarım birer birer geçiyorlar önümden. “Karşılık bulanlar” akarsuya erişen pınarlar.

“Diyeceğim, bu soy yazarların boy aynasına bakmayacaksan, benden uzak, yolun açık olsun, yazar arkadaş.” Okuma Tezgahı adıyla açtığı paragraflarda, iyi okurluk namına en sevdiğim edim ve niyet var: Paylaşıyor. “Ampul değişecekse yazmayı kesip değiştirebilirim ama okumayı kesemem.” Okuma halleri, okuma tezgahı ile aynı düzlükte.

Okumanın öğrenilmesi gereken bir uğraş olduğu bilgisi maya oluyor tüm edebiyata ve hayata yansıyor. Bilge Karasu’yla dostluğunu da hem kitaplar, hem yaşama uğraşı içine alıyor. Bu sözcük peşi sıra uçmaları, taştan taşa sekerek akarsu hizasında yürüyüşleri, özgürce koşuları ve öylece duruşları ve dinleyişleri okumalarla, yazı deneyimini aktarışıyla yapıyor.

Hangi yazarla tanışmak isterdin diye sorup kendi yanıtlıyor: “Evliya Çelebi ile Cervantes’in bir Ege adasında, su kenarındaki bir ağaç gölgesinde buluşup görüşmeleri sırasında yanlarında olmak.” Salt bu renk, Murat Yalçın’ın kitaplarındaki atardamarı bulmaya yardım eder.

Murat Yalçın, anlatısında oyun arar, sözcüğün özü kadar sesini de dinler. Havada duran sözcüğü yakalamaya yatar. Hem kendi kendine oynadığı, hem “Dilersen katıl,” dediği oyun. Eğer bizim gibi denemeleri, günceleri, mektupları ayrı yerde tutanlardan bahsedeceksem sözcüklerin peşi sıra gitmeyi de bu parkura eklerim. Çok da kullanılmayan, ama unutulan bir çiçek kokusu ile burna dolan ve o rayihaya kaptıran sözcükleri her bulup çıkardığında yaşa diyesim geliyor. Yaşa!

Zaman deyince… Bir kitabının adı “Şen Saat” olan yazar zamana dokunmadan durur mu? “Şimdi denen o kısacık zamanın kişisi olmak; geçmişsiz geleceksiz, yani tarihsiz bir doğa, bir “an adamı”.

O “an adamı”, yakınlıkların altını çizdiği kadar olması gereken mesafeleri de ayarlıyor. “Bir oturuşta yazanlar, bir dikişte içenler, bir hamlede bitirenler, tek solukta okuyanlar… Uzak olsunlar benden.”

Bir gün, Odakule’den İstanbul’a bakıp sohbet ederken Fatih’in gemileri nereden geçirdiğinin söylendiğini, o çağın çevre semtlerini, pek çok şeyi anlatmıştı. Gözümün önünden bütün bu evler apartmanlar silinmişti bir anda. Atlılar koşturuyordu. Toprak topraktı yer. Şehrin ortasından bahsederken “durup durdum duruldum,” diyor kitapta. Onun anlatım anında benim de durmuş durulmuş olduğumu, kendi istediği anda değiştirdiği merceğini başkasına da sağladığını şimdi daha iyi kavrıyorum.

Kendi adıma, “Kontrol Kalemi” ile onun naif ve eğlenceli sohbetleri de devam ediyor. Çok sözü, tespiti kalmıştır. “Elektronik postasından bile anlaşılır yazar,” der. Bakıyorum Murathan Mungan’ın elektronik postasına yer veriyor kitapta; sohbetiyle, yazısıyla kendini bütünlüyor.

Kitabı elinde tutanı o saate almasını, zamanı yaratmasını, genişletmesini, işte bu nedenle öyküyü, yazını da genişletmeyi bilmesini severim. “Şen Saat”, “İma Kılavuzu” ve “Kesik Hava”nın adı geçtiğinde adımlarım kafiyeleniyor. (Murathan Mungan’a selamla.) “İma Kılavuzu”na kendi yorumu nasıl güzel: “‘İma Kılavuzu’ böyleydi, cilveliydi.” Okuyunca, kitaplığıma gidip yine kitaba karışmak geldi içimden. Yüzümde çoğunlukla gülümsemeyle okuyorum. Evetle, doğrulayarak. Ya da yok artık deyivererek… Ama sohbetteki edebi dili duyarak, izleyerek… Bu labirent bir sohbetin akışkanlığında değil, köşebaşlarında dura düşünüle yazılmış mektuplar. Arkadaşa, okura, yazara, “nasıl bir geleceği olacağına” ilişkin mektuplar, pusulalar.

“Kaç öykü işler bende, belli olmaz,” dediğinde ise deftere düşüyor yolum. Onca defterimi, onunla sohbetlerde onun defterlerini yazıya nasıl derc ettiğini, defterden yazıya nasıl köprü kurduğunu soruyorum. Çok sevdiğim bir sözcüktür “kavrama”. Yazılanın, okunanın, hissedilenin üzerinde durulmasını, enine boyuna düşünülmesini, her ne ise felsefesine girmenin kucaklayıcılığını anlatır. “Yazmak, kavrama çabasıdır; böyle eğildim yazıya,” ile “Benim yazarlığım okurluğumun bir uzantısı,” bu nedenle aynı kaynaktan çıkıyor.

O kaynağa sanatın tüm dallarını eklerim. “Gök gürültüsüyle şimşek ‘yazı’, yağmur ‘anlam’dır.” Sarkis’in İstanbul Modern koleksiyonunda yer alan neon işi geliyor aklıma, ‘Şimşeğin Işığı’…” diyordu, hemen altında da “Gürlemesinin Sesi…” Bakın, oradan oraya sekiyor zihnim, Yalçın’ın oyununa katılıyorum.

Ayrı ayrı yazı parkurlarından metne yürümenin, doğada bir yürüyüş yapmanın iç açıcı atmosferindeyim.

“Her yazar yazma uğraşı üzerine bir düşüncedir. Ne dersin?”



Pınar Sönmez


(Egoist Okur'da yayımlandı.)

21 Eylül 2012 Cuma

BİR YAZ AKŞAMI ON BUÇUKTA - Sevgili Marguerite Duras

                                  
Marguerite Duras, “Daha yazılırken bile bir varoluş nedenine sahip olmayan kitabım olmadı,” diyor.
Peki Duras’ın Can Yayınları tarafından son basılan romanı “Bir Yaz Akşamı On Buçukta”nın[1] varoluş nedeni ne?
“İlişkiler ve ilişkilerin biçimlendirdiği insanları anlatmak,” diyebiliriz pekâlâ.
Çıktıkları gezide kocası Pierre’in, kendilerine eşlik eden Claire’e olan ilgisine seyirci kalmayı seçen, evliliğiyle ilgili sessiz bir hesaplaşmaya giren Maria.
Hem karısını kaybetmek istemeyen, hem de hayatındaki büyük yeniliğe hayır diyemeyen ve ikilemi iliklerine dek yaşayıp, hayatındaki kadınlara da yaşatan Pierre.
Maria’ya karşı kendisini sorumlu hissetse de Pierre’e olan sevgisinden kuşku duymadığımız Claire.
Yazar, ikilem içindeki üç karakterin düşüncelerini okumayı değil; olanı, görüneni, izleneni anlatmayı seçiyor. Bu tutumu, tam olarak romanın içeriğiyle de örtüşüyor. Maria da görünenle yetiniyor, daha fazlasını açıkça bilmek, duymak istemiyor. Ne fark eder ki?
Okur için de aynı durum geçerli: Onların beyinlerinin içine girsek ne fark eder? Karakterlerin ruh halleri, tepkileri zaten bilmemiz gerekeni vermiyor mu?

MARIA’NIN YALNIZLIĞI
Romanı okurken, bir kış akşamı, arkadaşlarla yaptığımız sohbeti hatırladım. İçimizden biri eşinden yeni ayrılmıştı. Ayrılmayı düşünen başka bir arkadaş, ona, “Ben de ayrılmak istiyorum, ama yalnızlıktan korkuyorum,” dediğinde ayrılanın yargısı netti: “Ayrılma, çünkü sen henüz o noktaya gelmemişsin. O nokta, ‘Yalnızlık bile bundan daha iyidir,’ dediğin andır.” İşte roman bunu sorgular: Maria o noktaya gelmiş midir, o noktaya nasıl gelinir?
Maria, kocasının bir başkasıyla gözleri önünde serpilen ilişkisini izlerken biz de Maria’nın yalnızlaşmasını izleriz.
Maria, gözlerinin önünde olgunlaşan bu ilişkiye müdahale etmiyor. Kocasının bir başkasıyla yakınlaşmasına neden müdahale etmiyor; neden onunla kavga etmiyor; neden ona engel olmuyor? Çünkü artık engel olmak istememektedir. O da Pierre’i sevmenin ne olduğunu biliyor ve Pierre’e olan duyguları onun için savaşacak kadar güçlü değil. Artık değil. Dillendirmese de Maria’nın isteği, kendisini çok isteyen bir erkektir; özünü, iradesini bağladığı bir erkek değil. İşte romanın, Maria ve diğerlerinin yolculuğunun nedeni ve gösterdiği süreç budur.
Duras sormaktadır: Uzun soluklu ilişkilerde eylemsizlik ne zaman başlar? Başka bir ilişkinin eyleme geçtiği noktada mı? Yoksa başka bir ilişkiye başlama, evlilik içindeki eylemsizliğin bir sonucu mudur? Bir kadın evliliğinin bitmesine ne zaman, nasıl izin verir? O ânı nasıl yorumlar? Maria özgürlüğünü teslim ettiği evliliğinin elinden onu tekrar almak istiyor.
Yorulan Maria yalnızlığa meyletmektedir. Nitekim, Duras açıkça yazar: “Maria yeni yalnızlığını karşılamakta ve hatta ona alışmaktadır.”
Bu noktada, Duras’nın makalesine dönmeli. “Kitap yazan birinin, çevresindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması gerekir. Yalnızlıktır bu. Yazarın, yazılı şeyin yalnızlığıdır. ... Yalnızlık hazır bulunmaz oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur….Yalnızlık, o olmadan hiçbir şey yapamayacağınız şeydir.”[2] Yalnızlığın kitabını okumuş yazar, Maria’nın da artık yalnızlığa hazır olduğu kanaatine varıyor. Artık…
Peki ya erkek neler yaşamaktadır? İki kadın sessiz, duygulu, heyecanlı bir bekleyiş içindeyken, ‘sır oyunu’nu sürdürdüğünü zanneden erkek, sessizlik anaforundadır. Pierre’in “Tatile çıktıklarından bu yana bu iki kadının arasında suskun kalıyor,” diye anlatılması da tesadüf değildir. Duras, erkeğin suskunluğuyla eylemsizliğin başladığı ve evliliğinin böylelikle bitmeye yüz tuttuğunu hissettirir. Pierre, ‘Sorgusuz Ada’ya düşmüştür ve hayatını sorgulaması gerektikçe küreklere yapışır, adasına kavuşur. Her kürek çekişinde hayatını ve sorunlarını iter.

İKİNCİ HİKAYE NEDEN VAR?
Bu arada, yaptıkları yolculuk esnasında yaşanan ve yerel halk tarafından ilgiyle takip edilen bir aşk cinayetiyle bu hikayeye paralel başka bir hikaye yaratılır.
İkinci hikaye, üçünün de aralarındaki ilişkilere bakış açılarını metaforik bir dille anlatmalarına, ifade etmelerine yarıyor. Yaptıkları yorumlar, yorum yapan her kimse onun hayatını ve nasıl yaşadığını gösteriyor.
Bu arada Maria, kaçan Rodrigo Paestra’yı kurtarmak istemektedir. Aslında Rodrigo’yla kendisi arasında gizli bir paralellik kurmuştur. İkisi de aldatılmışlardır.  Rodrigo’nun kaçma süreci, Maria’nın Pierre’den uzaklaşmasıyla eş zamanlıdır.  
Duras,“Maria ve Rodrigo Paestra dışında herkes uyuyor,” diyerek iki karakterin paralelliğini açıkça gösteriyor.

ALKOLÜN ROLÜ
 “İçmesine her zaman izin verecekler, içme isteğini her zaman koruyacaklar, her zaman.” Çünkü bu sayede Pierre ve Claire yalnız kalıyorlar. Alkole bir görev atfedilmiştir ve herkes bu rolden memnundur. Uyuşan Maria, Pierre ve Claire’in ilişkilerine müdahale etmez; Pierre ile Claire de Maria’nın alkollü olması sayesinde yalnız kalabilmektedirler. Nitelim, Duras açıkça dile getirir: “Kadın alkole, Pierre Claire’e dayanamıyor.”
Alkol Maria’nın, içinde bulunduğu zorlukları uyuşarak atlatmasını kolaylaştıran yardımcısıdır. Maria, alkolle tepkisizleştirir kendini. Duras’ın kadınları alkolle hayattan kaçarlar. Duras, ‘Sevgili’de de alkolü ayrıntılı bir şekilde ele almıştı. Sevgili’de anlatılan genç kız der ki: “Alkolün yüzü alkolden önce geldi bana”. Duras’nın anlattığı kadınlara alkol kol kanat gerer, arkadaş olur.
Nitekim Duras, yalnızlık kadar alkolü de sevmektedir. Yukarıda söz ettiğim makalede Duras, “Yalnızlık  ayrıca şu da demek: ya ölüm, ya kitap. Ama her şeyden önce alkol demek.” Duras, Maria’yı kendisinin yakından bildiği yalnızlığa kavuştururken, kendisinin çok sevdiği alkolü de yanına yardımcı olarak vermektedir.

ANLATIM VE DİL
Kurduğu dünyada tekrarları seviyor Duras. Tekrardan çekinmeyerek karakteristik özellikleri daima yaşatması sayesinde, mekanın ve zamanın içine girmemizi, daha da önemlisi orada kalmamızı sağlıyor.
Şimdiki zamanla yazması sayesinde öykü adım adım takip ediliyor. Bu, sıcak ve rahat bir okuma sağlıyor. Öte yandan, olacakları haber vermekten çekinmeyen bir kurguyu tercih etmesi onun kendine olan güvenini gösterdiği kadar, okurun da ona güvenini arttırıyor.
Evliliğin, aşkın, yalnızlığın ve ilişkilerdeki yalnızlığın portresini çizen Duras, ne kadar kaçarsanız kaçın, bir noktada hesaplaşmanız, yüzleşmeniz ve karar vermeniz gerekeceğini fısıldıyor.

(Cumhuriyet Kitap'ta yayımlandı.)




[1] Bir Yaz Akşamı On Buçukta, Marguerite Duras, Can Yayınları, 2007
[2] Marguerite Duras, ‘Yazmak’ adlı makalesi, Yazıhane-Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle, Metis Edebiyat, 2003






Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...