Roman İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roman İnceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2012 Cuma

BİR YAZ AKŞAMI ON BUÇUKTA - Sevgili Marguerite Duras

                                  
Marguerite Duras, “Daha yazılırken bile bir varoluş nedenine sahip olmayan kitabım olmadı,” diyor.
Peki Duras’ın Can Yayınları tarafından son basılan romanı “Bir Yaz Akşamı On Buçukta”nın[1] varoluş nedeni ne?
“İlişkiler ve ilişkilerin biçimlendirdiği insanları anlatmak,” diyebiliriz pekâlâ.
Çıktıkları gezide kocası Pierre’in, kendilerine eşlik eden Claire’e olan ilgisine seyirci kalmayı seçen, evliliğiyle ilgili sessiz bir hesaplaşmaya giren Maria.
Hem karısını kaybetmek istemeyen, hem de hayatındaki büyük yeniliğe hayır diyemeyen ve ikilemi iliklerine dek yaşayıp, hayatındaki kadınlara da yaşatan Pierre.
Maria’ya karşı kendisini sorumlu hissetse de Pierre’e olan sevgisinden kuşku duymadığımız Claire.
Yazar, ikilem içindeki üç karakterin düşüncelerini okumayı değil; olanı, görüneni, izleneni anlatmayı seçiyor. Bu tutumu, tam olarak romanın içeriğiyle de örtüşüyor. Maria da görünenle yetiniyor, daha fazlasını açıkça bilmek, duymak istemiyor. Ne fark eder ki?
Okur için de aynı durum geçerli: Onların beyinlerinin içine girsek ne fark eder? Karakterlerin ruh halleri, tepkileri zaten bilmemiz gerekeni vermiyor mu?

MARIA’NIN YALNIZLIĞI
Romanı okurken, bir kış akşamı, arkadaşlarla yaptığımız sohbeti hatırladım. İçimizden biri eşinden yeni ayrılmıştı. Ayrılmayı düşünen başka bir arkadaş, ona, “Ben de ayrılmak istiyorum, ama yalnızlıktan korkuyorum,” dediğinde ayrılanın yargısı netti: “Ayrılma, çünkü sen henüz o noktaya gelmemişsin. O nokta, ‘Yalnızlık bile bundan daha iyidir,’ dediğin andır.” İşte roman bunu sorgular: Maria o noktaya gelmiş midir, o noktaya nasıl gelinir?
Maria, kocasının bir başkasıyla gözleri önünde serpilen ilişkisini izlerken biz de Maria’nın yalnızlaşmasını izleriz.
Maria, gözlerinin önünde olgunlaşan bu ilişkiye müdahale etmiyor. Kocasının bir başkasıyla yakınlaşmasına neden müdahale etmiyor; neden onunla kavga etmiyor; neden ona engel olmuyor? Çünkü artık engel olmak istememektedir. O da Pierre’i sevmenin ne olduğunu biliyor ve Pierre’e olan duyguları onun için savaşacak kadar güçlü değil. Artık değil. Dillendirmese de Maria’nın isteği, kendisini çok isteyen bir erkektir; özünü, iradesini bağladığı bir erkek değil. İşte romanın, Maria ve diğerlerinin yolculuğunun nedeni ve gösterdiği süreç budur.
Duras sormaktadır: Uzun soluklu ilişkilerde eylemsizlik ne zaman başlar? Başka bir ilişkinin eyleme geçtiği noktada mı? Yoksa başka bir ilişkiye başlama, evlilik içindeki eylemsizliğin bir sonucu mudur? Bir kadın evliliğinin bitmesine ne zaman, nasıl izin verir? O ânı nasıl yorumlar? Maria özgürlüğünü teslim ettiği evliliğinin elinden onu tekrar almak istiyor.
Yorulan Maria yalnızlığa meyletmektedir. Nitekim, Duras açıkça yazar: “Maria yeni yalnızlığını karşılamakta ve hatta ona alışmaktadır.”
Bu noktada, Duras’nın makalesine dönmeli. “Kitap yazan birinin, çevresindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması gerekir. Yalnızlıktır bu. Yazarın, yazılı şeyin yalnızlığıdır. ... Yalnızlık hazır bulunmaz oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur….Yalnızlık, o olmadan hiçbir şey yapamayacağınız şeydir.”[2] Yalnızlığın kitabını okumuş yazar, Maria’nın da artık yalnızlığa hazır olduğu kanaatine varıyor. Artık…
Peki ya erkek neler yaşamaktadır? İki kadın sessiz, duygulu, heyecanlı bir bekleyiş içindeyken, ‘sır oyunu’nu sürdürdüğünü zanneden erkek, sessizlik anaforundadır. Pierre’in “Tatile çıktıklarından bu yana bu iki kadının arasında suskun kalıyor,” diye anlatılması da tesadüf değildir. Duras, erkeğin suskunluğuyla eylemsizliğin başladığı ve evliliğinin böylelikle bitmeye yüz tuttuğunu hissettirir. Pierre, ‘Sorgusuz Ada’ya düşmüştür ve hayatını sorgulaması gerektikçe küreklere yapışır, adasına kavuşur. Her kürek çekişinde hayatını ve sorunlarını iter.

İKİNCİ HİKAYE NEDEN VAR?
Bu arada, yaptıkları yolculuk esnasında yaşanan ve yerel halk tarafından ilgiyle takip edilen bir aşk cinayetiyle bu hikayeye paralel başka bir hikaye yaratılır.
İkinci hikaye, üçünün de aralarındaki ilişkilere bakış açılarını metaforik bir dille anlatmalarına, ifade etmelerine yarıyor. Yaptıkları yorumlar, yorum yapan her kimse onun hayatını ve nasıl yaşadığını gösteriyor.
Bu arada Maria, kaçan Rodrigo Paestra’yı kurtarmak istemektedir. Aslında Rodrigo’yla kendisi arasında gizli bir paralellik kurmuştur. İkisi de aldatılmışlardır.  Rodrigo’nun kaçma süreci, Maria’nın Pierre’den uzaklaşmasıyla eş zamanlıdır.  
Duras,“Maria ve Rodrigo Paestra dışında herkes uyuyor,” diyerek iki karakterin paralelliğini açıkça gösteriyor.

ALKOLÜN ROLÜ
 “İçmesine her zaman izin verecekler, içme isteğini her zaman koruyacaklar, her zaman.” Çünkü bu sayede Pierre ve Claire yalnız kalıyorlar. Alkole bir görev atfedilmiştir ve herkes bu rolden memnundur. Uyuşan Maria, Pierre ve Claire’in ilişkilerine müdahale etmez; Pierre ile Claire de Maria’nın alkollü olması sayesinde yalnız kalabilmektedirler. Nitelim, Duras açıkça dile getirir: “Kadın alkole, Pierre Claire’e dayanamıyor.”
Alkol Maria’nın, içinde bulunduğu zorlukları uyuşarak atlatmasını kolaylaştıran yardımcısıdır. Maria, alkolle tepkisizleştirir kendini. Duras’ın kadınları alkolle hayattan kaçarlar. Duras, ‘Sevgili’de de alkolü ayrıntılı bir şekilde ele almıştı. Sevgili’de anlatılan genç kız der ki: “Alkolün yüzü alkolden önce geldi bana”. Duras’nın anlattığı kadınlara alkol kol kanat gerer, arkadaş olur.
Nitekim Duras, yalnızlık kadar alkolü de sevmektedir. Yukarıda söz ettiğim makalede Duras, “Yalnızlık  ayrıca şu da demek: ya ölüm, ya kitap. Ama her şeyden önce alkol demek.” Duras, Maria’yı kendisinin yakından bildiği yalnızlığa kavuştururken, kendisinin çok sevdiği alkolü de yanına yardımcı olarak vermektedir.

ANLATIM VE DİL
Kurduğu dünyada tekrarları seviyor Duras. Tekrardan çekinmeyerek karakteristik özellikleri daima yaşatması sayesinde, mekanın ve zamanın içine girmemizi, daha da önemlisi orada kalmamızı sağlıyor.
Şimdiki zamanla yazması sayesinde öykü adım adım takip ediliyor. Bu, sıcak ve rahat bir okuma sağlıyor. Öte yandan, olacakları haber vermekten çekinmeyen bir kurguyu tercih etmesi onun kendine olan güvenini gösterdiği kadar, okurun da ona güvenini arttırıyor.
Evliliğin, aşkın, yalnızlığın ve ilişkilerdeki yalnızlığın portresini çizen Duras, ne kadar kaçarsanız kaçın, bir noktada hesaplaşmanız, yüzleşmeniz ve karar vermeniz gerekeceğini fısıldıyor.

(Cumhuriyet Kitap'ta yayımlandı.)




[1] Bir Yaz Akşamı On Buçukta, Marguerite Duras, Can Yayınları, 2007
[2] Marguerite Duras, ‘Yazmak’ adlı makalesi, Yazıhane-Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle, Metis Edebiyat, 2003






30 Temmuz 2012 Pazartesi

ARTURO'NUN ADASI - Çocukluğun Fantastik Tapısı


   Bugün, telaş hayat biçimimiz olmuşken Elsa Morante’nin “Arturo’nun Adası”[1] ile bu romandan önceki son romanı arasında on yıl bulunması ders gibi… Elsa Morante’nin, çok sayıda eserin yanısıra, yazar Alberto Moravia ile olan kırk beş yıllık evliliği ve bir süre de yönetmen Visconti’yle beraber oluşu onun renkli hayatına işaret etmekte. On yıl içinde Morante sadece Arturo’nun Adası’nı mı yazmıştır bilinmez, ama o uzun seneler acelesiz yaratımın gücünü gösteriyor. 
   Romanı çeviren Şadan Karadeniz, Bilge Karasu’nun Arturo’nun Adası’nı çevirmeyi çok istediğini, kendisinin üstadın kaybından sonra romanı çevirmeye karar verdiğini, bu aşamada da Bilge Karasu’nun varlığını hep yanında hissettiğini anlatarak hüznünü okurla paylaşıyor ve çeviriyi Karasu’ya adıyor. Çevirmen Şadan Karadeniz’in sıradışı önsözü, hüzünden başka bir his daha uyandırıyor: Merak.
   Elsa Morante, başyapıt olarak nitelenen Arturo’nun Adası adlı romanını annesini hiç tanımamış, babasının sevgisini hissedemeyen Arturo’nun gözünden anlatıyor. Arturo’nun, çocukluğunu aktardığı ilk satırlar, Márquez’in hayatını anlattığı ‘Anlatmak İçin Yaşamak’[2] adlı eserinde kendi çocukluğuna ilişkin şu sözlerini çağrıştırdı bana: “Çocuklara gerçekten ilgilerini çeken ilk öykü anlatıldıktan sonra, başka bir öyküyü daha dinlemelerini sağlamak kolay değildir.”
    Arturo’nun ilk öyküsü, hiç tanımadığı annesi… Arturo anne okşamalarından, öpüşlerinden yoksun olma nedeniyle duyduğu özlemi, itmeksizin yaşamıştır. Annesi, onun deyişiyle, ‘çocukluğunun fantastik tapısı’dır. Arturo’nun kişiliği ve beklentileri anneye duyduğu özlemden doğar. Arturo, özlemini “çevresinde yalnızlığın uçsuz bucaksız bir uzam oluşturduğu yalıtılmış bir yer” olarak tanımladığı bir Akdeniz adasında, böğürtlenler ve frekincirleri arasında, gümüşlenmiş gölgelerde yaşar. İklimi, rehaveti, doğasıyla ada bir roman kişisidir adeta.
   Baba ise Arturo’yu mutlu etmek için hiçbir şey yapmadığı halde, Arturo “…mutlu bir ülke gibiydi çocukluğum, babamın mutlak egemeni olduğu,” diyebilmektedir. Babasını mistikler gibi sevdiğinden bahseder, düşünmeden inanarak… Freud’un “Bir çocuk, babasından çok, kimsenin telkini altında kalmaz,”[3] sözünü doğrularcasına yazmıştır romanını Morante.  Ama babanın oğluyla iletişimi öyle azdır ki Arturo belki de içten içe rol modelini kabul etmeyerek kendi kendini yaratmaktadır. Arturo’nun saf sevgi bekleme halini ise içinizde duyumsarsınız.  
   Márquez’in sözlerinin devamını alalım: “Bu, hikaye anlatmaya meraklı çocuklar için geçerli olmasa gerek; en azından benim için öyle değildi. Ben daha fazlasını isterdim. Hikayeleri hep ertesi gün daha iyisinin anlatılmasını umarak, müthiş bir oburlukla dinlerdim.”
   Arturo da daha fazlasını ister ve ikinci öyküsünü yaratır: Aşk. Baba, yaşı Arturo’ya yakın Nunzieta evlenir. Üvey annesine aşık olmasıyla anne ve aşk aynı kişide birleşir. Nunzieta hem annedir, hem değil. Arturo’nun yalnızlığı onun adasıysa adaya ayak basan ilk kadın Nunzieta’dır. Morante anneye duyulan yoğun sevgiyle aşkın aynı potada erimesini amaçlamış ve bunu başarmıştır. Romanın ilk satırlarında, Arturo annesi için kullandığı ‘tapı’ sözcüğünü,  romanın ortasına doğru bu kez üvey annesi Nunzieta için kullanacaktır. Salt bu örnek bile, onun roman örgüsünü nasıl incelikle kurduğunu göstermiyor mu?

   Edebiyatın, Freud’un tezlerinden ne kadar çok etkilendiği biliniyor. Bugün yoldan geçen insanın bile bildiği gerçeği, ilk kez Freud dile getirmiştir: Çocukluğun yetişkinliğe etkisi ve bir çocuğun algılarının bir yetişkinden daha farklı olacağı tezi.
   Romanın bir üvey anne üzerinden yaratılması hem çocukluğun hayatı etkilemesi açısından,  hem de Oidipus kompleksi anlamında incelik dolu bir buluş. Delikanlı, babayla yarışıp onu yıkıp geçecek, bir anlamda Freud’un öne sürdüğü Oidipus kompleksinden de böylece kurtulabilecektir. Yazar, hem küçük bir Oidipus yaratmış hem de onun klasik bir Freud çocuğu olmasını engellemiştir. Annenin üvey oluşuyla, aşk, sevilme ihtiyacı bilinç altından, sapkınlıktan çıkıp günlük hayata girebilmiştir.
   Nunzieta’nın sahneye girişiyle biz de olabilecek en güzel kıskançlık ve aşk satırlarına kavuşuruz. Arturo, yoksunluk nedeniyle kıskançtır. Onun kıskançlığı adaletsizliğe bir isyan haline gelir. O, bu isyanı çöze çöze kendini tanıyacaktır.
     Romanda beni en çok etkileyen, Arturo’nun bilgisizliğini, bilince çevirme yolculuğuna dönüştürmesi, ama Nunzieta’nın bilgisizliğinin sonsuz bir bilinçsizlik olarak kalacağının vurgulanması. Nunzieta belki bunları hiç hissetmemiş olmayı dileyebilecekken, Arturo hislerini kabullenmiş, onları benliğine katmış ve onlarla büyümüştür.
   Romanın ilk satırlarında Arturo, ölü ev sahibinin nefretinin evin eşiğinden içeri adımını atan tüm kadınları sonsuza dek lanetlediğini söyler. Sayfalar sonra, bu sözlerle bağlantılı olarak, Nunzieta’nın ağzından, şartlanmışlığını kanıtlayan sözler dökülür: “Hiçbir şey artık saptanmış ve beni lanetleyen şu iki yasayı ortadan kaldırmaz, birincisi ona hizmet etme görevim, ikincisi ise onu koruma görevim. Bu iki yasa şunlardır: Ben onun karısı olduğum için ona aitim, o da benim kocam olduğu için benimdir.”
   Nunzieta’nın üzerinde çelik bir zırh vardır ve o, zırhı çıkarmayı bir an olsun düşünemez. İşte onun yaşadığı lanet, sadece yanlış evliliği değil, esas olarak bilinçlenememesidir. Roman, kendi şartlanmasını delemeyen Nunzieta’nın kendi olamayışının romanıdır aynı zamanda.
   Arturo’nun adadan kurtulabilmesi için babasını çiğnemesi yetmiştir, ama Nunzieta bunu aklını özgürleştirmediği için yapamayacaktır. Arturo okuyarak, doğayla bütünleşerek, farkında olma halinin üzerine giderek bilincini açmıştır; Nunzieta ise kör kurallara göre yaşama yazgısını değiştirmek için hiçbir çaba göstermemiştir.
   Morante, insanlığın (özellikle kadının) bilince ulaşmasının yolunun kendini dinlemekten, okumaktan, sorgulamaktan ve yüzleşmekten geçtiğini dile getirir; bilinç ve cesareti yüceltir.
   Arturo şu sözleri söyleyebildiği için kendinin farkındadır ve Nunzieta söyleyemediği için kendini yaşayamayacaktır:  “Böylece, yaşam bir gizem olarak kaldı. Ben de kendim için ilk gizemim hâlâ…”
  

Pınar Sönmez


(Cumhuriyet Kitap'ta yayımlandı.)










[1] Arturo’nun Adası, Elsa Morante, Çev: Şadan Karadeniz, Can Yay., 2007
[2] Marquez, Anlatmak İçin Yaşamak, Çev.: Pınar Savaş, Can Yay., 2005, s.108
[3]Psikanaliz ve Uygulama, Sigmund Freud, Çev: Muzaffer Sencer, Say Yay., 2006, s. 105

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...