29 Mayıs 2015 Cuma
Mario Vargas Llosa, Borges'i nasıl anlatıyor?
Llosa, Genç Bir Romancıya Mektuplar'ın her bir bölümü ile kurgu labirentini ele alır.
Bu labirentin bir sapağında Borges'e rastlamak da günün yazın macerası olsun. Zihindeki Borges dosyasına kendiliğinden kaydolan gözalıcı anlatımla...
"Borges'in üslubu bu konuları bir potada kaynatıp bölünmez bir alaşım haline getirir, okuyucuysa öykülerinin ve hakiki kurmacalar kadar yaratıcı ve yetkin denemelerinin daha ilk cümlelerinden itibaren metinlerin ancak böyle, bu zekâ ve ironi dolu dille ve matematiksel bir kesinlik ile - artan veya eksik kalan hiçbir sözcük bulunmadan - yazılabileceğini; zekâya heyecanlara ve hislere ayrıcalık tanıyan, gösterişi tekniğe dönüştüren, aşırı duygusallığın her türlüsünden kaçınan, bedeni ve şehvet düşkünlüğünü görmezden gelen (veya onları insani varoluşun değersiz birer belirtisi addedip tamamen birbirinden ayıran) ve hemen her zaman öykülerinin konularını oluşturan akıl labirentlerini veya barok yapıları, yani muhakemelerindeki karmaşıklığı serin bir meltem gibi yatıştıran ironisindeki incelik sayesinde insancıllaşan soğuk bir zarafet ve asil bir arsızlıkla aktarabileceğini anlar. Bu tarza renk ve zarafet katan en önemli özellik, şiddetli ve beklenmedik mecazları, fikirleri toparlamak veya karakterlerin fiziksel yada psikolojik özelliklerini vurgulamakla kalmayıp Borgesvari bir atmosfer için de gereken bu sıfat ve zarfların okuyucuyu sarsan cüretkâr ve acayip biçimlerde kağıda dökülmesidir."
2 Mart 2015 Pazartesi
YAŞAR KEMAL'İ UĞURLARKEN... IŞIKLARINI SAVURARAK...
“Karanlığın içinden dağ çıktı, ışıktan. Döne döne,
ışıklarını savurarak çekti denize aktı gitti.”
Yaşar Kemal’in haberini aldığımda keder uçtu, elimden tuttu, kitaplığıma gittik birlikte… "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" tüy gibi havalandı buldu beni.
Yaşar Kemal’in haberini aldığımda keder uçtu, elimden tuttu, kitaplığıma gittik birlikte… "Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana" tüy gibi havalandı buldu beni.
“Karanlığın içinden dağ çıktı, ışıktan. Döne döne,
ışıklarını savurarak çekti denize aktı gitti.”
İki cümleyle sarsan bir dil ustası için ne denir? İki cümlesini okumak onun için söylenecek her sözden daha gerçek, daha anlatıcı değil mi? İlk karanlığın ardından onu okuduğum ilk ânı hatırladım; Ağrıdağı Efsanesi… Kahverengi kaplı o güzel kitap, ortaokul yılları, beni bana götüren odam…Anadolu’nun cümle efsanesinin görkemi büyümüştü içimde. Hiç silinmeyen, silinmeyecek bir etki…
İki cümleyle sarsan bir dil ustası için ne denir? İki cümlesini okumak onun için söylenecek her sözden daha gerçek, daha anlatıcı değil mi? İlk karanlığın ardından onu okuduğum ilk ânı hatırladım; Ağrıdağı Efsanesi… Kahverengi kaplı o güzel kitap, ortaokul yılları, beni bana götüren odam…Anadolu’nun cümle efsanesinin görkemi büyümüştü içimde. Hiç silinmeyen, silinmeyecek bir etki…
"Ve dağ yürüyordu kaval sesinde. Ve uçurumlar, çığlar, ayaz gece, yıldızlar patlıyordu. Ay ışığı patlıyordu. Ve dağ bütün hışmıyla yürüyordu. Terlemiş, soluklanan... Bir ulu dev gibi göğüs geçiriyordu Ağrı.
...
Sonra birden bütün çiçekleri, yıldızları, kokusu, alabalıklı, aydınlık suları, ceylanlı çölleriyle dünya Sofinin gözlerinin önünde yeniden açıldı. Gözlerinin önünde at başkalaştı. Atın keçe bellemesindeki güneş canlandı. Hayat ağacı yaprak döktü, çiçek açtı."
18 Şubat 2015 Çarşamba
KAR TÜM GÜN, TÜM GECE SÜRDÜ. ŞİDDET DE!..
Kar tüm
gün, tüm gece sürdü. Şiddet de!...
Galata'da adım başı, dükkanların önünde, ara sokaklarda
kartopu oynayan, gülen, bembeyazlığın tadını çıkarmaya, şu bunaltıda doya doya
yaşamaya çalışan ne çok güzel yüz gördüm; gün boyu, gece boyu....
Meğer bunu bile fazla görüyorlarmış!...
Şiddet bilinçaltının da, bilincin de en görünen ve en
koygun, en kara noktasında çakıveriyormuş!
Her yerde; Meclisinden, sokağına dek....
Sema Kaygusuz'un kitabının adıdır: 'Yüzünde Bir Yer'. Aldığımız nefes, yüzümüzdeki güven, mutluluk, huzur aklı başında ilkelerden, temel hak ve özgürlüklerden, açıklıktan, tutarlılıktan, kullanılan dilden geçiyor. Gerek bireylerin, gerek devletin, gerek kurumların ilkeleri ve bu ilkeler ışığındaki tutumuyla, davranışlarıyla yol alır insanca bir hayat!... Hayat!...
Bugün aynı zamanda Tezer Özlü'nün ölüm yıldönümü... 18 Şubat 1986'dan beri aramızda değil Canım Özlü. Onun Leyla Erbil'e sözleri hep kulakta çınlıyor işte: "Burası bizi öldürmek isteyenlerin yurdu!" Güzel kitaplarını yeniden, yeniden elime alıyorum. Zaman Dışı Yaşam adlı senaryosunda da çok sevdiği Pavese'den alıntı yapıyor Özlü, "Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler var. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır." Buruk mu buruk, tüm ülkeyle, geçen şu günlerle baş başa kalıyoruz hepimiz.
Talebimiz, isyanımız, insanlığımız, ancak böyle,
ancak Yekta Kopan'ın bugün yazdığı gibi... "O kartopu, çığ olur."
Etiketler:
Cesare Pavese,
Galata,
Sema Kaygusuz,
şiddet,
Tezer Özlü
8 Şubat 2015 Pazar
ALİ KAZMA SERGİSİ’NDE, ZAMAN VE GİZEM
"Saat Ustası…" Artık çalışmayan bir
18. yy. Fransız saatinin tek tek parçalarına ayrılıp tekrar birleştirilerek
tamir edilişini izliyoruz. Tellerin, zillerin, küçücük aletlerin, büyüteçlerin
arasına karışıyoruz. Basamak şeklindeki araçlar, sarı altın düzenekler
nasırlaşmış parmakların arasında pervane gibi dönmeye başlıyor birden. Akışın
saf birlikteliği… Zamanın parçalanmasından, bir araya getirilişine dek Proust’un
“Kayıp Zamanın İzinde”sine bir dokunuyorum o anda…
Ali Kazma’nın beklediğim sergisi Zamancı/
Timemaker, Arter’de. Sanatçı, 22 video art işi ile her bir duvarda, dünyanın baş
döndürücü ritmi ile geziniyor.
Çekim yaptığı mekanlara tek
başına girme tercihi, işlerinin içeriği ile ne kadar uyumlu!... Bu uyum, eserlere de yansıyor. Çalışma
biçimini, masasını, ritüellerini sanatçının ve işinin parçası addederiz çoğu
zaman… Bu nedenle Tomris Uyar’ın, Woolf’un, Tarkovski’nin günlüklerini de önemseriz.
Fotoğrafçının, ressamın, heykeltıraşın atölyesinde olduğumda fotoğrafın, resmin
içine girmiş gibi hissetmem işte bu sebeptendir…
“Ali Kazma çekimlere ayırdığı
zaman sona erip saatlerce uzunlukta ham kayıtla baş başa kaldığında, kaydetmiş
olduğu notları yanına düşer, onları birbirinden koparır, yerlerini değiştirir;
zamanı imleyen rakamlar yapıtın gizli şifreleri gibi sayfalar boyunca devam
eder.” Emre Baykal’ın da katalog yazısında aktardığı bu çalışma biçimi
videoları notla, kayıtla, sezgiyle bütünlüyor.
Her duvarda ayrı ayrı izlediğimiz
çalışmalardan serginin sürekliliğini birebir yansıttığını düşündüğüm ve
yukarıda bahsettiğim Saat Ustası’nın yanında “Kristal” ve ”Rezistans” da hep
aklımda kalacak.
Yeri gelmişken söyleyeyim, Arter’in
hazırladığı veya hazırlattığı katalogların kitaplığımda güzel bir yeri var.
Marc Quinn için hazırlanmış “ansiklopedi” dönüp okunanlardandı, Ali Kazma’nın
bu sergisi için hazırlanan “fasikül” de öyle olacak…
Ali Kazma, 2012’de Barbara Polla’nın
sorularını yanıtlarken, “Dünyanın gizemine ve karmaşıklığına bir şeyler
ekleyebilen sanat yapıtlarını önemsiyorum,” diyor. Ali Kazma bu sergiyle elimden
tutuyor, gizem ve karmaşanın belki de en kaotik kavramıyla, zaman'la macerayı anlatıyor; önemsediklerinin yanına oturuyor.
1 Ağustos 2014 Cuma
"Uyku Kaçsa Rüya Kalsa" ve Merhaba
İlk öykü kitabım "Uyku Kaçsa Rüya Kalsa" çıktı. Heyecanlıyım :)
Eğer edebiyat adasında şimdiye dek tanışmamışsak buyrun; "Uyku Kaçsa Rüya Kalsa"nın tanıtım metni... Ve Merhaba!..
“Normalin
içinde dehşet var mıdır? Bana göre normal dehşet vericidir. Pınar Sönmez,
normal görünenin saklı dehşetini arıyor. Çünkü dehşet biraz cennete benzer. Bu
nedenle Pınar Sönmez'in öyküleri kanımca tetikte okunmalıdır,” diyor Faruk
Duman.
Öykü, has edebiyatın en nadide mecralarından. Uyku
Kaçsa Rüya Kalsa, Pınar Sönmez’in ilk kitabı. Pınar
Sönmez’in öyküleri ve incelemeleri, Sözcükler, Kitap-lık, Notos, Sıcak Nal,
Cumhuriyet Kitap, Egoist Okur ve Virgül’de yayımlandı. Kitaptaki tüm öyküler
Tezer Özlü, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Sevim Burak, Sevgi Soysal’dan
epigraflarla açılıyor. Yazar, öncüsü kabul ettiği kadın
öykücülere, yazarlara selam gönderiyor. İlk öykü “Birike
Birike”, adıyla da, Tezer Özlü’nün “Yaşam yalnızca sokaklarda...” epigrafıyla
da öykülerin atmosferini, kentin sokaklarını ve benlikte “o an”da neler
olduğunu adım adım arama, istenilen kapılardan geçme sürecini anlatıyor. Bu
kapılar, kapanan İstiklal Kitabevi’nden, Kadıköy’e; Taksim Meydanı’ndan bir
ressam atölyesine, Nina Simone’ın sesinden, Kundera’nın etkisine, Ferit Edgü
öykülerinden günbegün anlatılan tatile bağlanan dünyalara açılıyor. Hayatın
içindeki hakkaniyet, illüzyon, renkler ve Faruk Duman’ın da belirttiği gibi
“normal görünenin saklı dehşeti”… “Filmden
çıktık. Yönetmene dedim ki, “Çok değil mi arka arkaya üç kanlı cinayet?”
“Gerçekte altı cinayet vardı,” dedi bana.” Anlatılar, kırılma anlarını şaşırtarak takip ediyor.
“Hayatı
daraltmayı, sonra değişik noktalarda genişletmeyi öğrendiğimi sanıyorum ya da
tersini…” diyor bir karakter. Dilin de, hayatın da “nasıl” ekseninde
sorgulanışını okuyoruz. “Şehir korosu,
uğultuya dönüşmüş sesiyle eşlik ediyor bize.” Şehrin akıp giden hali,
dalgaları, müziği, sesi sayfalarda.
“Hayat
ilerler. Bir karar, bir hayat, bir karar, bir hayat,”
ve “Birike birike biliyoruz kendimiz,”
ayrı öykülerde. Ama döküldüğü deniz aynı.
“Hep
hatırlanacağı daha o saniye bilinen bir tanışmanın unutulmazlığı nesinde midir?
I ş ı ğ ı n d a…”
Her öykü bir tanışma.
7 Temmuz 2014 Pazartesi
Elgiz'in Teras Sergisi ve Heykel Kutlaması
Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi’nde Teras
Sergisi açıldı.
Bu sene üçüncüsü yapılan seride, 40 yaş altı 32 heykeltıraşın eserleri sergileniyor. Haşim Nur Gürel, serginin katalog yazısına, Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nden yaptığı bir alıntı ile başlıyor: "Daidalos insanlar arasında neyse, Hephaistos tanrılar arasında odur: Sanatın ve işçiliğin yüceliği simgelenir onlarla. Gerçekten de Daidalos hem mimar, hem heykeltıraş, hem de her tür mekanik araç yapan ve Platon'un Menon adlı diyaloğunda sözü geçen canlı heykelleri bile meydana getiren çok yönlü bir yaratıcıdır."
Sanat ve işçiliğe açılan bahçede çakış taşlarından yürürken, günışığının yer değiştirmesi ile yeni yüzeylere, biçimlere dönüşen heykellerin arasında heykeltıraşlarıyla konuşmak güzeldi. Sergi, malzemeden, algıya dek silüetini plazaların oluşturduğu şehrin bu kısmında, ışık oyunlarına övgü idi bir bakıma. Plazaların çizdiği yoğun iş dünyasının, mekanik şehrin, motomotluğun arasında bir bahçe. Serginin nitelikli bir teşvik olduğunu ve herkesin bir araya gelişinin de kendiliğinden bir kutlama oluşturduğunu söylemeli.
"2014 Teras Sergileri <40 Sergisi"nde işleri sergilenen 32 heykeltıraş; Ahmet Özparlak, Ali Alizadeh, Aycan Güler, Ayşe Sultan Babayiğit, Bahadır Çolak, Bestami Gerekli, Caner Şengünalp, Çağdaş Erçelik, Çayan Yılmaz, Derya Özparlak, Esra Sağlık, Giorgia Razzetta, Güray Morgül, Güzin Merve Özgören, Hakan Bakır, Hakan Çınar, Halil Daşkesen, Hande Şekerciler, İmdat Avcı, Kutlu Alican Düzel, Mahmut Aydın, Meliha Sözeri, Nihan Gündüzalp Ölmez, Orkide Akkoç Sabit, Ramazan Duymaz, Saim Cem Arıkan, Şenay Ulusoy, Tanzer Arığ, Tuğberk Selçuk, Turgay Topçu, Uğur Hasekin ve Ümit Turgay Durgun.
Teras Sergisi, 23 Ağustos'a dek görülebilir, bir başka deyişle kutlamaya ortak olunabilir...
Nihan Gündüzalp Ölmez ve işi ile
Bu sene üçüncüsü yapılan seride, 40 yaş altı 32 heykeltıraşın eserleri sergileniyor. Haşim Nur Gürel, serginin katalog yazısına, Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nden yaptığı bir alıntı ile başlıyor: "Daidalos insanlar arasında neyse, Hephaistos tanrılar arasında odur: Sanatın ve işçiliğin yüceliği simgelenir onlarla. Gerçekten de Daidalos hem mimar, hem heykeltıraş, hem de her tür mekanik araç yapan ve Platon'un Menon adlı diyaloğunda sözü geçen canlı heykelleri bile meydana getiren çok yönlü bir yaratıcıdır."
Sanat ve işçiliğe açılan bahçede çakış taşlarından yürürken, günışığının yer değiştirmesi ile yeni yüzeylere, biçimlere dönüşen heykellerin arasında heykeltıraşlarıyla konuşmak güzeldi. Sergi, malzemeden, algıya dek silüetini plazaların oluşturduğu şehrin bu kısmında, ışık oyunlarına övgü idi bir bakıma. Plazaların çizdiği yoğun iş dünyasının, mekanik şehrin, motomotluğun arasında bir bahçe. Serginin nitelikli bir teşvik olduğunu ve herkesin bir araya gelişinin de kendiliğinden bir kutlama oluşturduğunu söylemeli.
"2014 Teras Sergileri <40 Sergisi"nde işleri sergilenen 32 heykeltıraş; Ahmet Özparlak, Ali Alizadeh, Aycan Güler, Ayşe Sultan Babayiğit, Bahadır Çolak, Bestami Gerekli, Caner Şengünalp, Çağdaş Erçelik, Çayan Yılmaz, Derya Özparlak, Esra Sağlık, Giorgia Razzetta, Güray Morgül, Güzin Merve Özgören, Hakan Bakır, Hakan Çınar, Halil Daşkesen, Hande Şekerciler, İmdat Avcı, Kutlu Alican Düzel, Mahmut Aydın, Meliha Sözeri, Nihan Gündüzalp Ölmez, Orkide Akkoç Sabit, Ramazan Duymaz, Saim Cem Arıkan, Şenay Ulusoy, Tanzer Arığ, Tuğberk Selçuk, Turgay Topçu, Uğur Hasekin ve Ümit Turgay Durgun.
Teras Sergisi, 23 Ağustos'a dek görülebilir, bir başka deyişle kutlamaya ortak olunabilir...
Nihan Gündüzalp Ölmez ve işi ile
Binaların plazaların arasından yıldızların gelişi...
Güray Morgül / Takım Yıldızı (Venüs Merkür Satürn)
Şenay Ulusoy / Pratyahara
10 Mayıs 2014 Cumartesi
Selim Sesler anısına...
‘Alexander Hacke ile Selim Sesler’i kayıt stüdyosunda
gözlemlemek başlı başına bir deneyimdi: Birbirlerinin dillerini
bilmediklerinden, müzik aletleriyle iletişim kurdular. Çocuklar da
birbirleriyle böyle anlaşırlar. Müzik çok eski zamanlardan bu yana köprüler
kurabiliyor; İstanbul Hatırası’nın kökeninde yer alan düşünce buydu.’
Fatih Akın, Selim Sesler’i ve Crossing The Bridge filmine
adını veren ânı, sahneyi “Sinema, Benim Memleketim/Filmlerimin Öyküsü” (Doğan Kitap, nisan 2013) adlı kitabında böyle anlatıyor. Fatih Akın’ın
yaratım sürecini film film anlattığı bu kitabını, kapağını açtığım ilk andan
beri çok sevdim. Yaratma, yazma, üretim sürecine duyduğumuz o müthiş merak, kendini
yazarların, yönetmenlerin, fotoğrafçıların, müzisyenlerin, ressamların, tüm
sanatçıların anı ve deneme kitaplarına savurmuyor mu zaten?
Selim Sesler’i kaybettiğimiz haberini alınca klarnetinin ve
kendisinin sesi kulağımda, elim sızıyla kitaplığıma uzandı. Fatih Akın’ı derinden
etkileyen Selim Sesler, duruşuyla, sohbetiyle ve elbette klarnetiyle,
yaşarken sunduğu tınıyı şimdi kaybıyla hem de bam telimi titreterek bırakıyor.
Sayfaları çeviriyorum. O bambaşka ve önemli güne ilişkin satırların altı çizili….
Fatih Akın, İstanbul Hatırası’nın gösterimine Cannes’ın o yılki jürisini de davet
eder. Emir Kusturica, Salma Hayek ve Javier Bardem de jüridedir:
“Jean giyerek gelip arka kapıdan çıkarız, diye düşünmüştüm. Ama hayır. Gayet resmi bir biçimde kırmızı halının üzerinde yürümemiz gerekiyordu. Monique’le Kusturica ve Salma’nın arasında oturuşumuzu hiç unutmayacağım. Sonra Orient Expressions grubunun Amerikalı saksafoncusunun olduğu sahneye gelindi....
... İlk gösterimin ardından bir kulüpte kutlama yapacaktık. Kendi aramızda bir parti olarak düşünülmüştü ama Salma, Emir, Javier, hepsi birden geldiler. Masaların üzerinde dans edildi. Selim Sesler çaldı, daha sonra ben de DJ’lik yaptım. Partide finans şirketlerinden insanlar da vardı, ama çoğu İstanbul Hatırası'nı hiç görmemişti. Partiden sonra filmin de parti kadar iyi olup olmadığını sordular. Filmin dünya haklarından sorumlu Michael Weber’in dediği gibi, filmi izlemeden almışlardı.’
“Jean giyerek gelip arka kapıdan çıkarız, diye düşünmüştüm. Ama hayır. Gayet resmi bir biçimde kırmızı halının üzerinde yürümemiz gerekiyordu. Monique’le Kusturica ve Salma’nın arasında oturuşumuzu hiç unutmayacağım. Sonra Orient Expressions grubunun Amerikalı saksafoncusunun olduğu sahneye gelindi....
... İlk gösterimin ardından bir kulüpte kutlama yapacaktık. Kendi aramızda bir parti olarak düşünülmüştü ama Salma, Emir, Javier, hepsi birden geldiler. Masaların üzerinde dans edildi. Selim Sesler çaldı, daha sonra ben de DJ’lik yaptım. Partide finans şirketlerinden insanlar da vardı, ama çoğu İstanbul Hatırası'nı hiç görmemişti. Partiden sonra filmin de parti kadar iyi olup olmadığını sordular. Filmin dünya haklarından sorumlu Michael Weber’in dediği gibi, filmi izlemeden almışlardı.’
Herkesi içine çeken o atmosferin buğusu müziktir. Selim Sesler’in
klarnetinin mekana ve o an (da) hayata kattıklarını bir hayal
edin!…
Tüm bunlar kaydın, anlatının da kıymetini bir kere daha dile
getiriyor. Hayat yazıyla ve kayıtla akord ediliyor.
Ve Fatih Akın’ın anısı, benimkine komşu oluyor. Selim
Sesler’in çalmışlığı, benim söylemişliğim var; nasıl neşeli, hayat dolu,
sevinçli bir andı… Nasıl büyük ve dokunaklı bir hatıra bugün.. Yüzümde gülümseme, dilimde “penceresi yola
karşı”… Ustayla karşı karşıya…
‘Çocuklar da birbirleriyle böyle anlaşır.’
‘Çocuklar da birbirleriyle böyle anlaşır.’
Selim Sesler… Işıklar içinde…
11 Şubat 2014 Salı
İkiz imgeler ve cüretkarlık: Self Touches, Koray Erkaya Sergisi
Buradasın.
Hem yakıp kavuruyor
hem cennette ağırlıyorsun
Bensin.
(Sibel Baykam'ın Self Touches katalog yazısından)
Kapısında kırmızı neon harflerle Self Touches yazan ve loş ışık altında siyah kadife perdelerin arasından geçilerek gezilmeye başlanan bir sergi düşünün...
Capcanlı, modern görsel zincir, Koray Erkaya dokunuşuyla cüretkar, davetkar çağrışımlara dönüşmüş.
Bu bakış, serginin Sibel Baykam imzalı katalog yazısında da hissettiriyor kendini: "İkirciklendiren, ne taraftan ele alsak farklı bir anlam yüküyle yansıyan, iç gıcıklayan ve dahi, fotoğraflarla tanışınca modelden mi, izleyiciden mi bahis açtığı pek de kestirilemeyen bir başlık."
Koray Erkaya'nın Self Touches sergisi 23 Şubat'a dek Piramid Sanat'ta.
"An'ın içinden geçip ikiz imgelerle objektife yansıyanlar."
Hem yakıp kavuruyor
hem cennette ağırlıyorsun
Bensin.
(Sibel Baykam'ın Self Touches katalog yazısından)
Kapısında kırmızı neon harflerle Self Touches yazan ve loş ışık altında siyah kadife perdelerin arasından geçilerek gezilmeye başlanan bir sergi düşünün...
Bu bakış, serginin Sibel Baykam imzalı katalog yazısında da hissettiriyor kendini: "İkirciklendiren, ne taraftan ele alsak farklı bir anlam yüküyle yansıyan, iç gıcıklayan ve dahi, fotoğraflarla tanışınca modelden mi, izleyiciden mi bahis açtığı pek de kestirilemeyen bir başlık."
Koray Erkaya'nın Self Touches sergisi 23 Şubat'a dek Piramid Sanat'ta.
"An'ın içinden geçip ikiz imgelerle objektife yansıyanlar."
25 Ocak 2014 Cumartesi
Bir Küresel Döngü, Mürüvvet Türkyılmaz Sergisi
Mürüvvet Türkyılmaz’ın “bilinmeyen bölge, gittiği yere kadar” adlı sergisi 16 Şubat'a dek Depo’da.
Sanatçının üç yıl aradan sonraki ilk sergisi molanın patlamaya neden olduğunu, sıkışan havanın nasıl taze soluklar sağladığını gösteriyor…
Sevgili Mürüvvet, açılış gecesinde kendi yarattığı, pek de eşi olmayan bir seçimle sergi alanında yer almadı, dışarıdaydı. Tophane’nin ara sokağında, Depo’nun önünde ve Açık Radyo’nun yanında bir yandan sohbete durup, bir yandan hani neredeyse “bilinmeyen bölge”ye elleriyle bıraktı bizi.
Tam da onun arzu ettiği gibi yalnız ve sükunetle sergiyi gezme, çağrışımlara kapılma ve etkinin işlemesi şansı kalbimi ve zihnimi açtı.
Girişteki 'Sırlar Odası’nda bir tam gün kalmak geldi içimden. Orada, elimde kağıt kalem, her bir formun beni götürdüğü yere manevi bir koşu isteği...
“Dünyayı Elinde Tutan Çocuk”, zihnin “hep hatırlanacaklar çekmecesi”nde… Şeffaf branda üzerine düşmüş bir büyü bu...
Hemen söyleyeyim, Mürüvvet makine üzerinde çalışırken, hazırlık aşamasında meraktaydım. Nasıl bir makine olacak, nereye yerleştirilecek, izleği ne? Makineyi gördüğümde önceden bahsi geçen ve tanışmak istediğim biriyle sonunda tanışmış gibi hissettim. “gittiği yere kadar”ın kolona her teğet geçişinde, algıma bir şans, zaman ve olasılık bakışı saplandı. Bireysel ya da kollektif, gidilen yerin bir yandan da döngünün parçası oluşu elimden tuttu, beni içine çekti . Empati , felsefi örüntü ve insancıllık adına, hatta bazen bireyin isteklerini göz ardı etme pahasına baktığımız küresel bakışı sezdim kolona teğet geçen "gittiği yere kadar"da.
Hem de birbirinden çok farklı malzeme ve açılımlar yine bu küresellikte biçimleniyor ve bütünleniyorken...
Ve doğru, Şeffaf Çadır'a bir şey yazmamak için zor tuttum kendimi.
Zaten katılım istiyor sanatçı, koşa koşa gitmeni ve senin de bu etkiyle yazmanı-yapmanı-eylemini. Bu etki altndalıkla kendisini tebrik ederken "coşuyorum", dedim, "bana yaz de, hatırlat, yazmamı bekle."
Ertesi sabah uyandığımda Mürüvvet'ten bir mesaj vardı telefonumda.
Gece 2.30 - “işte böyle, yazmak gerek arkadaşım...”
6 Ocak 2014 Pazartesi
Sanat Hukukunda Kavrayış, Politika ve Hakkaniyet
Yekta Kopan'ın Milliyet Sanat'taki Noktalı Virgül köşesine, ülkemizde Sanat Hukuku hakkındaki mektubumla geçtiğimiz yılın kasım ayında konuk olmuştum.
Mektubun tamamını aşağıda okuyabilirsiniz.
Sanat Hukukunda Kavrayış, Politika ve Hakkaniyet
Eser sahibinin haklarının ihlal edilmemesi,
sanat kurumları ve taraflar açısından bir itibar meselesi olduğu kadar hukuki
bir mesele. Sanat Hukukuna bakış ile hukuka genel bakış farklı yönlere
düşmüyor. Hukukta hakkaniyete, hak aramaya, hakkını vermeye nasıl bakıyorsanız
Sanat Hukukunda da bu böyle. Ama genel hukuk kurallarından ve Ticaret Hukukundan
çok farklı, teknik, özel kurallarla…
Öncelikle sanat sektörü açısından kavrayış ve yasalar açısından politika gerekiyor.
KAVRAYIŞ: Konu
sanatsa sıradan bir ticaret metasından ve anlayışından söz edilemez. Hâlâ kendi
deyimiyle parasını verdiği anda şarkının,
kitabın, video klibin, resmin vd. tüm sanat eserlerinin kayıtsız şartsız, tüm
haklarıyla birlikte kendisine “ait” olduğunu sananlar var, bu algı değişmeli. Çünkü sanatçının ve
mirasçılarının mali ve manevi hakları, yasa gereği devam etmekte. Aralarında
yapılan sözleşme ile mali hakların bir bölümü, o da sıralamak suretiyle yazıldığı
takdirde geçerli olmak üzere, devredilebilir. İsmin belirtilmesi, eserde
değişiklik yapılmasını men etmek gibi manevi hakların devri ise yasal olarak
mümkün değil. Yasa, eser sahibini korumakta ve boşluk halinde eser sahibi
lehine yoruma gidilmesi gerekmekte.
POLİTİKA: Anayasa m.
64’te yer alan “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur,” ifadesi ise
yeterli değil, eser sahiplerinin fikri mülkiyet hakkının korunduğu açıkça yer
almalı . Sanatçı sadece “korunmalı”
denilerek korunamaz. Neyi koruyacaksınız? Eser sahibinin ve mirasçılarının
Fikri Mülkiyet Haklarını. Nedir bu haklar? Mali ve manevi haklar.
Size sıkı bir örnek: Daha 1952’de FSEK
hazırlanırken yasada yer alan ve “Eser
sahibine eserin değerinde sonradan meydana gelen (ikinci, üçüncü satışlardan
sonraki) artışlardan pay talep etme hakkı veren pay ve takip hakkı”nın
uygulaması
ile ilgili m. 45’te “Bakanlar Kurulunca çıkarılacak bir kararname ile
belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde” deniyordu. Peki, plastik
sanatlarla ilgili pek çok kişinin “en önemli sorun” olarak belirttiği bu hususa
ilişkin kararname ne zaman mı çıkarıldı? 2010’da… İşte böyle olmamalı.
Uygulamasını sorarsanız, hak kullanılmayı bekliyor, aranmayı bekliyor, emsal
bekliyor. Daha da önemlisi daha dava açılmadan ressama, heykeltıraşa bu hakkın
ayrılarak teslimini bekliyor.
YA ESER
SAHİBİ, SANATÇI? Bu noktada, önemli olan hakların aranması. Genel hukuk
kurallarına göre hakkınızı nasıl aramalıysanız, aynı anlayış Sanat Hukuku için
de geçerli.
Peki hak aranıyor mu? Haklar bilinmiyor ki… Meslek
birlikleri, gruplar, platformlar yolu ile bilinçlenmenin adım adım sağlanması
ve var olan hakların kullanılması gerek. Sanat eseri, sıradan bir ticaret unsuru
olamaz, değildir dedik. Nitelim Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun en önemli maddelerinden
biri de mali hakların ihlali halinde verilen zararda rayiç değerin 3 katı tazminat
istenebilmesi hususu. Yakın zamanda yürüttüğüm bir davada, daha davanın
başında, çok detaylı hazırladığımız bir dilekçeyi takiben, karşı taraftaki müzik
şirketi haksız olduklarını anlayarak eser sahibinin hakkını teslim etmek
istediklerini bildirdiler, sonuçta uzlaştık. Peki bu nasıl oldu? Dava açarak
oldu, ancak dava açarak… Sanat
sektörünün yasa yönünden özelliği teknik ve detaylı bir alan olması ise, kamuya
yansıması açısından özelliği ise itibar üzerine kurulu olması ya da olması
gerekliliği.
Eser sahiplerinin üzerinde durması gereken
ise iki husus var: Birincisi, aynı önleyici hekimlikte olduğu gibi bir
sözleşmeyi imzalamadan önce mutlaka (mümkünse bu konuda uzmanlaşmayı seçmiş)
bir hukuk danışmanına, avukata başvurmak ve böylelikle iradesi dışında bir
hususa imza atmadığından ve yasal haklarının korunduğundan emin olmak, ikincisi
de hakkı ihlal edilirse ve şartları gerçekleşmişse mutlaka dava açmak. Çünkü Sanat
Hukukundaki mücadele sadece o kişinin mücadelesi değil. Gerek kulaktan kulağa
dolaşarak sektörde örnek oluşturuyor ve tarafları doğru harekete motive ediyor,
gerek davanın sonuna dek gidildiği takdirde Yargıtay’dan gelecek emsal kararla
sonrasında aynı sorunu yaşayanlara fayda sağlanıyor. Bu, sinema, plastik
sanatlar, müzik ve diğer tüm sanat
alanları için geçerli.
Sonuçta Sanat Hukuku incelikli, detaylı,
hassas bir konu. Devlet politikası ve
sektörün duruşu sağlam, belirleyici olmalı.
Ve bunların hepsi sanat, hukuk, hak ve itibar
meselesi...
Etiketler:
Eser,
Fikri Mülkiyet Hukuku,
Hakkaniyet,
hukuk,
Sanat,
Sanat Hukuku,
Yekta Kopan
3 Ocak 2014 Cuma
Sanat Eserlerinde Sahtecilik Üzerine
Metropolitan Sanat Müzesi eski yöneticisi Thomas
Hoving, “Sanat profesyonellerinin çoğunun itiraf etmek istemediği bir gerçek
var: Bugün içinde yaşadığımız sanat dünyası, yeni, son derece aktif ve ahlak
kurallarını hiçe sayan bir sanat sahteciliği dünyasıdır,” diyor.
Geçtiğimiz günlerde yalılarda sahte eserlerin
bulunmasının ardından Miro Sergisi’ndeki bazı eserlerin sahteliği iddiası hem
hukuk, hem sanat gündemine oturdu. Aslına bakarsanız tüm bu tartışmalar ve
vakalar, aysbergin sadece görünen yüzü.
X. Adli Bilimler Sempozyumu kapsamında düzenlenen
oturumda da Sanat Eserlerinde Sahtecilik’i konuşmuştuk.
Sahtecilik’in Fikri
Mülkiyet ve Sanat Hukuku ile Ceza Hukuku açısından durumunu Legal Fikri ve
Sınai Haklar Dergisi'nin uzman görüşü bölümüne yazdım. Sanat Eserlerinde
Sahtecilik ile ilgili olarak kaynağın çok az olduğu Hukukumuzda bir başlık
açmanın önemli olduğunu düşünüyorum. “Sanat
Eserlerinde Sahtecilik/Fraud in Artwork” Legal Fikri ve Sınai Haklar Dergisi,
sayı 35’te; ilgilisine…
6 Aralık 2013 Cuma
Malina ve Mandela... Bir gün gelecek...
'Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak; onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havalara yükselecekler, suların dibine inecekler,, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecek...'.
Hayat...
Gözbebeğimiz Ingeborg Bachmann, Malina'da bu satırları yazmış olacak.
Bir gün gelecek,
Mandela gidecek...
Aynı, özgürlük mücadelesi gibi akılda kalacak gülümsemesiyle dolu fotoğraflarına bakarken Malina'nın özgürlük satırları çıkagelecek...
'Bir gün gelecek, insanlar savanları ve bozkırları yeniden keşfedecekler, uçsuz bucaksıza açılıp köleliklerine bir son verecekler, hayvanlar yükseklerdeki güneşin altında insanlara, artık özgür olan insanlara yaklaşacaklar, ve dev kaplumbağalar, filler, bizonlar birlik içerisinde yaşayacaklar, ormanların ve çöllerin krallıkları, özgürlüklerine kavuşmuş insanlarla birleşecekler, aynı kaynaktan su içecekler, arınmış havayı soluyacaklar, birbirlerini parçalamayacaklar, bu, başlangıç olacak; bütün bir yaşamın başlangıcı...'
06.12.2o13
(Ingeborg Bachmann, Malina, YKY, 2012, s.113)
13 Kasım 2013 Çarşamba
Sanat Eserlerinde Sahtecilik: Adli Bilimler Sempozyumu'nda, Cer Modern'de konuşacağız
MoMA’nın
eski yöneticisi Thomas Hoving, "Sanat piyasasının en üst segmentinin tahminen
%40’a varan oranda sahte eserlerden oluştuğunu," söylüyor. %40!
X.Adli Bilimler Sempozyumu 14-16 Kasım 2013 tarihleri arasında Ankara Cer Modern'de yapılacak. Bu sene sempozyumun konusu, "Adli Bilimler ve Sanat."
15 Kasım 2013 tarihinde de Sanat Eserlerinde Sahtecilik'i konuşacağız.
| 13:30 – 15:00 | SANAT ESERLERİNDE SAHTECİLİK Oturum Başkanları: Prof. Dr. Erdem Özkara (9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp AD) Prof. Dr. Kemal Özmen (Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı) Konuşmacılar: Prof. Dr. Hüsnü Dökak (Hacettepe Üniversitesi Sanat Müzesi Müdürü) Prof. Dr. Sacit Pekak (Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı) Av. Pınar Sönmez (Fikri Mülkiyet ve Sanat Hukuku) Özgen Acar (Gazeteci) Raffi Portakal (Antika Sanat Eseri Uzmanı) |
Programın tamamı burada:
http://www.adlibilimlersempozyumu.com/program.html
Sempozyumu hazırlayanlara şimdiden teşekkür ederim, ne kadar sıkı çalışma içinde oldukları her adımlarından belli.
Ellerine, akıllarına sağlık...
11 Kasım 2013 Pazartesi
Yekta Kopan'ın Yazısına Mektubumla Misafir Oldum, Milliyet Sanat'ta
“Sanat Hukuku hakkında ne biliyoruz?”
Yekta Kopan, Milliyet Sanat’ın eylül sayısında, Noktalı Virgül köşesinde bu kritik soruya yer vermişti. Kutluğ Ataman'ın yaşadığını belirttiği Arter deneyimine ters bir hukuki deneyimimi blogumda dile getirmiştim.
http://pinarsonmez.blogspot.com/2013/08/arterin-koc-vakfnn-sanat-hukukuna.html
Kopan'ın önemseyerek eylül yazısına aldığı satırların ardından bu başlıktan gitmekte fayda olduğu kanısı gelişti.
Bu nedenle, ülkemizde Sanat Hukukunun başlıkları üzerinden bir yazı kaleme aldım.
"Sanat Hukukuna bakış ile hukuka bakış farklı yönlere düşmüyor. Hukukta hakkaniyete, hak aramaya, hakkını vermeye nasıl bakıyorsanız Sanat Hukukunda da bu böyle..."
Söz konusu mektupta
devlet politikası,
sanat piyasalarının hak ve hukuku kavrayışı,
sanatçının hak arama iradesi başlıklarından yola çıktım.
Bu önemli ve fazla el değmemiş konuya ilgisinden dolayı Yekta Kopan’a teşekkürler.
Dediği gibi, “Öncelikle bir bilgilenme ve bilinçlenme döneminden geçmek zorundayız.”
1952'de yürürlüğe giren kanunda öngörülen kararnamenin 2010'da çıktığı bir ülke...
Faturalandırma ve belgelendirme sorunları yüzünden aranamayan haklar...
Fikri mülkiyete konu mali hakların ihlali halinde rayiç değerin 3 katı oranında alınabilecek maddi tazminatın bilinmemesi...
Bu ay Milliyet Sanat’ta, Yekta Kopan’ın Noktalı Virgül sayfalarında…
'Sanatçı "korunmalı" denilerek korunamaz.'
http://pinarsonmez.blogspot.com/2013/08/arterin-koc-vakfnn-sanat-hukukuna.html
Kopan'ın önemseyerek eylül yazısına aldığı satırların ardından bu başlıktan gitmekte fayda olduğu kanısı gelişti.
Bu nedenle, ülkemizde Sanat Hukukunun başlıkları üzerinden bir yazı kaleme aldım.
"Sanat Hukukuna bakış ile hukuka bakış farklı yönlere düşmüyor. Hukukta hakkaniyete, hak aramaya, hakkını vermeye nasıl bakıyorsanız Sanat Hukukunda da bu böyle..."
Söz konusu mektupta
devlet politikası,
sanat piyasalarının hak ve hukuku kavrayışı,
sanatçının hak arama iradesi başlıklarından yola çıktım.
Bu önemli ve fazla el değmemiş konuya ilgisinden dolayı Yekta Kopan’a teşekkürler.
Dediği gibi, “Öncelikle bir bilgilenme ve bilinçlenme döneminden geçmek zorundayız.”
1952'de yürürlüğe giren kanunda öngörülen kararnamenin 2010'da çıktığı bir ülke...
Faturalandırma ve belgelendirme sorunları yüzünden aranamayan haklar...
Fikri mülkiyete konu mali hakların ihlali halinde rayiç değerin 3 katı oranında alınabilecek maddi tazminatın bilinmemesi...
Bu ay Milliyet Sanat’ta, Yekta Kopan’ın Noktalı Virgül sayfalarında…
'Sanatçı "korunmalı" denilerek korunamaz.'
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)



