6 Mayıs 2012 Pazar

Zorba



“Zorba birden ince kemikli boynunu yukarı kaldırdı, göğsünü şişirdi ve vahşi, umutsuz bir çığlık attı. Bu korkunç çığlık, birdenbire Türkçe sözler halini aldı, Zorba’nın ta içinden, eski, tek sesli, sırf acı ve yalnızlıktan oluşmuş bir türkü çıkmaya başladı. Toprağın yüreği yarıldı, en tatlı Doğu zehri aktı, beni hâlâ erdeme ve umuda bağlayan… İçimdeki bütün bağların çürüdüğünü fark ettim:
İki keklik bir tepede ötüyor;
Ötme de keklik, benim derdim yetiyor,
Aman aman!”


Okudunuz da ürpermediniz mi?
Okudunuz da zeybeğe durmadınız mı?
İnanmam!...

29 Nisan 2012 Pazar

Siret'in Kayıp Siyah Defteri




Siret her yerde defterini aradı. Siyah ciltli bir defter.
Elinde daima defter vardır Siret’in ve Siret arar durur her yerde defterini. Ama bu sefer iş ciddi. Bulamıyor. İşe götürmüş olabilir mı? Oraya da bakmalı diyor, ama eli ayağı birbirine dolanıyor. Bombay Bicycle Club’dan başka bir şey dinlemiyor son günlerde.
Dinginliğe bırakamayarak, aceleyle eşlik ediyor ağır ritme. Ritm başka; elleri, ayakları, kafası başka... Toparlanmamış, dağınık bir hali var. Görünüşü pürüpak, ama aslında biraz önce  bir dergide fotoğrafını gördüğü Robert De Niro gibi… Darmadağınık.

Neden? Defter yüzünden. Geçici bir çözüm buldu, beyaz sayfalara yazıyor. Ama sayfalar kayboluyor ya da üzerlerine bir şey dökülüyor. Sayfalar gidince hayatı tamamlanmamış oluyor.
O defteri bulmayı çok mu çok istiyor. Hayatına devam etmek için…
Yeni bir deftere başlamayacağını biliyor. Yoksa bu da aynı, aradığı kredi kartlarını bir telaşla iptal ettikten on dakika sonra bulması gibi olacak… Yok yere…
Boş veriyor ritme. Duruyor öylece. Robert De Niro’nun elli yıl sonra, başka bir kıtada, aynı bırakmışlık içindeki sarışın kadın versiyonu şimdi Siret. 
Öyle çok yerde kontrol bende değil ki, diye geçiriyor içinden, ama defterde...
Güneş ışığı, yanındaki siyah beyaz karolarda seksek oynayarak ona doğru yaklaşıyor. Biraz daha oturursa, yüzüne vuracak.
De Niro’dan öylece durmayı öğrendi, ritme de kendiliğinden girdi. Demek ki siyah defteri de bulacak…
Siret unuttu, aramıyor şimdi. Sonra arar… Siret durmayı çok mu çok istiyor. Defter nefes, durmak da...

5 Nisan 2012 Perşembe

Hayali Aşklar, Sürprizler ve Anı Hissi

Hayali Aşklar (Les amours imaginaires), Musset’nin sözleriyle açılıyor.
Tek gerçek, mantıksızca sevmek…


‘Demek ki, bir aşk acısına tanık olacağız,’ derken bir de değil, iki aşk acısına tanık oluyoruz. Francis de, Marie da, (Adonis gibi dedikleri) Nicolas’a aşık oluyorlar. Bir nevi aşk seçimi bu. Peki oyunda kuralları sadece bir kişi belirlerse ne çıkar ortaya? Elbette dengesizlik..

Nicolas’ın, ilişki olasılıklarını bir oyuna dönüştürerek kontrol altında tutması ve neredeyse çocukça bir kisvenin altında, aldırmaz bir sadizmle tüm marifetlerini sergilemesiyle aşk acısı, aşk sıkışması hem Francis, hem Marie için tırmanıyor. Aşık olunan sevsin diye verilen çaba, en yakın arkadaşınla aynı hisleri yaşadığını görmek, kendine kızmak,  'onun görüşünü, kendi görünüşünü aşırı ciddiye almak', hepsi zorlu bir yarış.
Filmin enfes sürpriziyse Louis Garrel. Son karede, onun gülüşünde ve iki arkadaşın ona doğru hipnotize olmuş gibi yürümesinde, yeni bir Adonis bulduklarını anlıyorsunuz. Tüm filmin temize çekilmesi ve son nüktesi bu gülüş.

Geçen sene Festival'de gösterilen Non ma fille, tu n'iras pas danser’de de aynı ânı yaşamıştım. Film bilgilerinde Garrel'in adı yoktu. Onu görünce film keyfimin garantilendiğini düşünmüştüm. 
Bu keyfin nedeni için zamandışılık, perde büyüsü, iyi oyunculuk diyebiliriz; kabul. Ama bir de şu var:  Aktörler yolculuk arkadaşı değiller mi aynı zamanda? Bu anı hissi ile de selamlamaz mıyız bir oyuncuyu? 

Ve filmin Sevgili Dalida'sı:

                                      

16 Mart 2012 Cuma

SİVAS VE CEZASIZ BIRAKILAN SUÇLAR TARİHİ


Annem ve babamın üzüntüleri öyle derindi ki, sanırsınız ev kararmış.
Benim üzüntümdeyse bir şaşkınlık taşı vardı. İnsanoğlunun canileşebilmesine aklım ermiyordu düpedüz.
Ben ‘nasıl olur,’ diye isyan ederken annemlerin ağzında ‘yine mi!’

Yıllar geçecekti ve ben bu toplu cinayetin sanki onlarca insan bağırmamış, yakılmamış, öldürülmemiş gibi yok sayıldığını görecektim. Üstüne üstlük bunu koca koca kitaplar okumuş, yüzlerce duruşmaya girmiş, onlarca adliye gezmiş bir hukukçu olarak görecektim. O an üzüntü nehrinin suları, adaletsizlik çağlayanından gümbür gümbür dökülecekti.

Bu süreçte, ne acı ki, insanoğlunun kötücüllüğüne tanık ola ola ‘nasıl olur’dan ‘yine mi’ye gelmiştim ben de.

Yargılama aşamalarının kat edilmesi bu kadar zor değil, yirmi yıl değil en azından, diyorduk. Gecikmişi bile olamadı, yirmi yılda bile bulamadı adalet yerini. Hayatın olağan koşullarında failleri belli, kanıtları tespit edilmiş bu büyük davanın sanıklarını yargılamak tarihi bir sorumluluktu oysa.

Kimseden bir kahramanlık istenmiyordu. Hayatın ve hukukun olağan koşullarında bu davanın zaman aşımına uğramaması gerekirdi. Böyle...

Hukuki sonuç şu: Tüm suçlamalar zaman aşımıyla birlikte ortadan kalkar.
Tarihi sonuç şu olacak: Bu sıradan bir ceza davası değil, bu bir katliam davası. Cezalandırılmamış katliam yeni katilleri doğurur, doğurmuştur da... Ne yapılmamalı, deseniz hukukta, yanıtı, bu karardır, işte bu yapılmamalıydı.
Hadi devlet aygıtının kayıtlarına bunu zaman aşımı diye yazdınız, cezasız kalan suç, suç değil midir, tarihe nasıl yazacaksınız?
Bir toplumun suç tarihinden fazlası bu, cezasız bırakılan suçlar tarihi bu.  

Öte yandan, insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamına giren fiillerin zaman aşımına tabi tutulmamasının sonuçlarından biri, “kişileri bu suçları işlemekten alıkoyabilecek olması”dır.
Bu durumdan, ‘Kişileri cinayet iradesinden alıkoyabilecek bir unsur yok edilmiştir,’ sonucu çıkmıyor mu?

Unutmadan… Yeni anayasa çalışmaları devam ediyordu, değil mi? Böyle bir sapakta, yeni anayasa çalışmalarının ne anlamı kalıyor? Cidden…

Yıllar geçti.
Annem ve babam kendi evlerindeler, ben kendi evimdeyim.
Şimdi sanırsınız benim evim de kararmış.


9 Mart 2012 Cuma

Bennu Gerede, Kiss&Bet ve Márquez (evet, evet Márquez)




Márquez, ‘Aşk ve Öbür Cinler’de Bernarda’nın bir panayırda izlediği, sırf bilek gücüyle bir güreş boğasıyla boğuşan adamı anlatır.  ‘Adamın fok derisi gibi bir teni olduğunu, kıvrım kıvrım gövdesi, daracık kalçaları, upuzun bacakları olduğunu,’ söyler. Ekler sonra, “yaptığı işi inkar eden narin elleri vardı.” Okurken, erkeğin güç gösterisinin ve erkeğin doğaya karşı gelen gücünün (neticede diğer güreşçi de doğanın bir parçası değil mi) bir ihtişamı var gerçekten, diye geçirmiştim içimden.

Bennu Gerede’nin yağlı güreşe tutuşmuş pehlivanlara ilişkin çalışmalarını görünce Márquez’in satırlarını hatırladım. Ne de olsa Gerede de, ’Geleneksel Yağlı Güreş müsabakası erkek vücudu politikalarının, erkek gücünün güzelliği ve erkek gücünün belirsizliğinin aynası bence,’ diyerek bu ihtişamı kaydediyor.

Gerede’nin “Bu unutulmuş spora duyduğum büyük hayranlık ve saygıyla, 'kispet' denilen efsanevi deri pantolonlar içindeki erkek gövdesinin bu en güçlü biçimlerinde beliren erkeğin üstün hakimiyetinin farkındalığını ve tensel duyarlılığını portrelemeye çalıştım,” dediği fotoğrafları Chalabie Art Galery’de ‘Kiss&Bet’ adıyla sergileniyor. Sanatçı, bu son derece erkeksi çalışmalara, Swarovski kristallerini ekleyerek parlak bir doku kazandırmış. Taşlar, bu derece sert imajlar üzerinde tezat bir vurgu yaratarak “estetik bir yan güç” türetiyor. Bu doku kazanımının güreşteki hareketliliği, tendeki ışıltıyı da verdiğini düşündüm o an.

Ne dersiniz, fotoğrafların üzerine taşları ekleyen Gerede’nin eli, Márquez’in anlattığı narin ele benzemiyor mu?

18 Şubat 2012 Cumartesi

BİR KEŞİF ÂNI - CELAL HOSROVŞAHİ, FURUĞ'UN ÖYKÜSÜ



Kadıköy’den Bahariye’ye çıkan karmaşık yollardan ne çok geçtin... 
Kimi zaman yetişecek bir yerin vardı, rüzgâr oldun; kimi zaman aheste adımların gitti geldi Kadıköy labirentinde. 
Neyse ki bugün yavaşsın. İstediğin yerde oturup kahve içtin, arkadaşına uğradın, Balık Pazarı’ndan alışveriş yaptın. Şimdi yokuşlardan birinin başındaki çukur sahafın önünde duruyorsun. Üzerinde durulacak bir sahaf alışkanlığın olmadığı ve bugüne özel rahatlığın düşünülürse burayı pekala es geçebilirdin.
Dükkanın önündeki tezgahın sağ köşesinde, en üstte incecik bir öykü kitabı duruyor. Celal Hosrovşahi’nin Furuğ’un Öyküsü. Çevirmenler arasında yine yazarın adı var. Okuyunca anlıyorsun, İranlı yazarla kitabın diğer çevirmeni Onat Kutlar’ın yakın arkadaş olduklarını.

Bir keşif ânı olduğunu anladın, için ısındı. Üzerine sonradan basılmış kırmızı etiket, kitabın dudakları olmuş, aralanıyor, “Senin oldum,” diyor. 
Cafe Nadiri’yle açılıyor kitap. Bir öykü, kafede geçiyorsa okunmayı baştan hak ediyordur, dersin hep. Üstelik burada beklentilerini katbekat aşan bir duruluk var. ‘Konuşunca sadece şiir konuşurdu Sohrab ya da susardı,’ diyor, o anda tanımaya, anlamaya başlıyorsun Sohrab’ı. Mahzunluğunu susarak yaşamanın kırılganlığını düşünüyorsun Sohrab’la. Devam ederken bazı satırların kapısını açıyor başka odalara giriyorsun.

“Aynaya baktım. Şiddetli bir kar yağıyordu. Aynadaki yolu ağır ağır kaplıyordu. Yolun kıyısındaki ağaçların dallarını da. Kalktım. Aynaya doğru yürüdüm. Kar altında, ağaçların kıyısından yürüyerek uzaklaştım.”

Alice Harikalar Diyarı’ndan bugüne dek karşı-dünyayı anlatmakta çarpıcı bir araç olan aynayı tüm sadeliğiyle hayatın ortasına yumuşacık bırakıvermiş yazar. Gerçeğin kırıldığı ve aynı zamanda anlam kazandığı noktada sayfaları satırlara sığdırmış.

Ama seni esas kırıp geçiren Mühür. Yatağından sürünerek çıkan hasta çocuk, parmağında daha önce hiç görmediği bir yüzüğü fark ediyor… Anlıyor ki, ninesi şefkatli elleriyle takmış tılsımlı yüzüğü. Nine, “Baban için almıştım, geç kaldım. O günden beri bendeydi…” diyor. Yüzük belki kaderdir, belki herkes babasının mührüdür. Büyüyerek hareket eden harfler sanrısal, gerçekdışı bir etki yaratıyor. Kaçamıyor o da ve tüm o masal dünyası içinde büyüyen mühür harfleri gibi birbirine geçiyor her şey ve hayatın tüm elementleri, tüm duyguları. Hepimiz akisle aslın karıştığı sır aleminin, aynalar dünyasının içinde, kah yokuşları çıkarak kah keşifler yaparak yaşıyoruz.
Şu anda basımı olmayan bu ince kitap, belki bir başka sahafta uzanmış, keşfedilmeyi bekliyor. Gördün ki o seksen sayfa sonra yüzlerce sayfaya döndü. Böyle… İyi öyküler yüzlerce sayfaya katlanır zamanla.

3 Şubat 2012 Cuma

KENDİNİ BIRAKTIRAN ADAM


Kısacası, akılda kalıcı bir hikaye kişisiydi. Hikayesi daha yokken bile.
TOMRİS UYAR, YÜREKTE BUKAĞI

   Yazdıklarımı okuduğunda üzülürdü.
   Evliliği anlatıyordum öykülerimde. Onu yazmıyordum gerçekte. Ama öyle şeyler söyledi ki sonunda onu yazdım. Kendi kendini bıraktıran adamı…
   On dokuzumuzdan beri birlikteydik. İlk yıllarda başımızı Yeldeğirmeni avlusuna kaldırırdık. Yüksek tavanlı, eski bir masal evi. Tek düşümüzün birbirimiz olduğu zamanlar... Bir hafta evden çıkmadığımız olurdu.
    Evin tam orta yerinde, pencerelere uzak, karanlık bir odamız vardı. Millet gelip de “Burası çok karanlık ama,” dediğinde biz birbirimize bakar gülümserdik. Her yer öyle güneşle doluydu ki karanlık bir yerimiz olması rahatlatırdı bizi. Gün ortasının haz yorgunluklarını attığımız kanepe, işte evin ortasındaki bu dingin boşluktaydı. Bizi zorlayan ışıktan uzakta… Ben çok gençtim. Orada tüm gün film izlerken cips yer de hiç kilo almazdım.
   Yazmaya başladığımda evli değildik. Evlendiğimizde Moda’ya taşındık.
   Her zaman kolay olmuyordu. Dutu dişlerinin arasına alıp sapından çekmek gibi… Bazen sapın bir kısmı da dişler arasında kalıveriyordu. Onun, yazdıklarımı hakikat kabul etmesine şaşırıyordum. Bir gün kavgada artık iyice saçmaladığını söyledim. Dutun sapı mapı kalmamıştı.
      O ev bize uğursuz geldi. Karanlık odamız yoktu da ondan mı? Artık bedenlerimizi serip uyuşukluk içinde yatmıyorduk. Öykülerim mutsuzluk ekseninde, evlilik yörüngesindeydi. Ya da ortalama mutluluk… aynı şey, değil mi?
   Sonra bir öykümü okudu.
   “Bu o,” dedi, “onu anlatmışsın. Ne oldu, ona aşık mısın, bir şey mi var aranızda?”
    “Bu kurmaca, biliyorsun.”
   “Ama onu yazıyorsun.”
   “Yazmıyorum.”
   “Yeldeğirmeni’nde geçiyor, o gerçek?”
   “İşte gerçek’ten bir o sızmış.”  
    ….
   “Bu bir çeşit macera,”
   “Al maceranı da,” demesiyle… ip koptu.
    Şimdi Moda’da, ışıklı evimde onu yazıyorum.
    Zorla yazdırdı kendini. 
    Yanımda O.
    Zorla verdi beni O'na...  

27 Ocak 2012 Cuma

TEZER ÖZLÜ KAVİMİ (Tezer Özlü Sempozyumu'ndan Bir Kesit…)



    Tezer Özlü deyince akla ilk gelen: Samimiyet.
   Tezer Özlü’nün capcanlı, incelikli ve sade yazını onu kültleştirerek bugüne getiriyor. Onun, özdenetimi bir yana bırakarak sora sora, araya araya kendini var kılması ve varoluşunu onca kuşatılmışlığın içinden damıtma çabası özgür ve özgün bir edebiyat yaratmasına neden olmuş.
   Kadir Has Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı Bölümü Türk Dili Dersi Koordinatörlüğü tarafından 20-21 Ekim 2011’de düzenlenen Tezer Özlü Konferansı’nın  açılış konuşmasında Hasan Bülent Kahraman, Özlü’nün Türk edebiyatında pek görülmeyen bir tutumla yaşantısı ve kendinden yola çıkarak yazmasının farklı bir yol olduğunu yaşantının onun edebiyatının belkemiğini oluşturduğunu belirtti. Yeraltı edebiyatına, minör edebiyata vurgu yaptı ve iyi edebiyatın ölmediğini, Sade’nin, Kafka’nın tesadüfen değil, iyi oldukları için bugüne kaldığını, aynı durumun Tezer Özlü için de sözkonusu olduğunu dile getirdi.     
   Bence konuşmasının en vurucu yanı Tezer Özlü’nün edebiyatındaki özgünlüğü, özeni “aykırı bir dilin, olmayan bir dilin içinden yazılmış olması”na bağlamasıydı. Bu “henüz olmayan dili yaratan yazar imgesi” ile yaratıcılığın izini sürmek, kendi üslubunu yaratma yolunda kendini adım adım takip eden her yazarın hedeflemek zorunda olduğu bir mit. İyi yazarların unutulmamasını “Kaderin iyi edebiyata boyun eğmesi,” olarak nitelendirmesi de  silinmeyecek bir iz.

 (Tezer Özlü Konferansı’nı düzenleyen akademisyenlerle)

   İlk oturumda, bugünlerde Oğuz Atay üzerine yapılan sempozyumda yapılan konuşmaları derlediği kitabı Korkuyu Beklerken Gelenler’i yayınlanan Hilmi Tezgör, Tezer Özlü’yü bir Alman yazarla, pek de bilmediğimiz Unica Zürn ile karşılaştırdı. Hayatları, yorumları, izlekleri ve simgeleri birbirine yakın bu yazarların hayatlarında da örtüşen pek çok nokta olduğuna dikkati çekmesi ilgi çekiciydi. Unica Zürn’e, yazdıklarına ve resimlerine de merak duyduk. Tezgör, “Tezer Özlü Almanya’ya gittiği yıllarda Zürn’ü okumuş olabilir mi,” sorusunu dile getirdi.
 
   Aradan bir süre geçti ve biri mikrofonu aldı, bir bakıma rüyadan uyandırdı.
  Tezer Özlü’nün kız kardeşi Sezer Duru… “Ben onun her şeyini bilirim, ne okuduğunu da… Bahsettiğiniz yazarı tanımıyordu.”
   O anda bir sessizlik…  Salonda mı, içimde mi? Bilemiyorum.
   Peki, bana es verdiren neydi?
   Yaşamayan bir yazardan söz ederken onun anlattığı ve bir yazın macerasına konu ettiği hayatını öyle içinize alıyorsunuz ki kardeşini görmek kendi masalını anlatan yazar imgesini bir anda gerçeğe dönüştürüyor. Masal prensesinin kardeşi yanınızda. İlginç; doğaüstüne inanmak gibi…
   Kendi rüyasını yaratmış, yaşamış, yazmış Özlü’nün başkalarınca yaratılan kabuslarına tanık olduğunuz sarsıcı satırları hatırlayıveriyorsunuz… Çarpıcı bir an…
   Lal Dayıoğlu’nun dikkat çektiği, yazarın duvar, balkon imgeleri, yolculuk metinleri, Karin Karakaşlı’nın Özlü’nün bıraktığı yerde okunan “yazdıran” bir yazar olduğu yorumu, Çimen Günay Erkol’un militer baba imgesi ve sosyolojik çözümlemeyle Özlü’nün edebiyatına yorum getirmesi izlediğim bölümlerde tatmin edici içeriklerdi.
     İlk oturumun sonunda Seyhan S. Endres’in sözleri izlediğim tüm oturumlar için geçerliydi: “Şanslı bir oturumdu.”
 Şanslı bir sempozyumdu.

   Tezer Özlü’nün hem intihara kalkışmış, hem de yaşama sevincini sonuna dek yaşayan biri olduğunu duyanlar şaşırabiliyorlar. Aslında bu hayatı böylesine odaklı yaşamanın nedeni,  duyuş seviyesi yüksekliği sanırım.
   “Duyuş seviyesi yüksek kişiler”, duygularının çözünürlüğü çok yüksek, acıyı sonuna dek, mutluluğu sonsuz yaşayanlardır. Bu tanımı yaratıcı sanatçıların tümü için kullanabilir miyiz bilmiyorum, ama hasredebileceğim ilk yazar Tezer Özlü.
   Yaşantısının hakikatiyle yüzleşmek, o hakikati hücre hücre yaşamak onun yazını.
   Tezer Özlü, hayatının öğelerini zapt etmeye çalışmadan, olduğu gibi ama kendi köşesinden gördüğüyle yazınını örmüştü. Kendi sesini hayatın içinde mecburen tutulan özdenetimden sıyırarak kendi köşesinden yazmıştı.
   Evet, özdenetimsiz bir içe bakış.
   Zaten onun yaşantı yazıları da bu yüzden edebiyat. O yazdığı için, o öyle yazdığı için…
   Tezer Özlü’nün kısık sesiyle seslenişindeki içtenlik, kendi sesimize kılavuz.

(Sıcak Nal'da yayımlanmıştı.)

18 Ocak 2012 Çarşamba

METRO GÜNLÜKLERİ ll - CLAIRE DANES'LE YERALTINDA ZİHİN ZIPLAYIŞLARI


Metroda treni kaçırınca, zihnimle bilgisayarımın ortak alanındaki Claire Danes fotoğrafı neden gözümün önünde beliriverdi? 

Adım adım gidelim.
1-Trenin gideceğini gördüğüm halde hızlanmadım.
2-Adımımı atmama üç adımlık mesafe kalmışken treni kaçırdım.
3-Koridor boyunca yürürken yanımdaki demir banka oturmuş, elindeki kağıtları tek tek okuyan kadına baktım.
4-Ona bakınca aklıma Claire Danes geldi.
5-Aslında ona bakınca akla gelen  Claire değil, Claire’in bilgisayarımdaki fotoğrafıydı. Bu durumda, fotoğraf bilgisayara olduğu kadar beynime de kaydolmuştu. Aynı sandaletten bende de olduğu içindir belki. Öyle çok kayıp düştüm ki o sandaletle…
6-Sonuçta zihnimin makineleşmesine ve sevgili bilgisayarıyla kullandığı ortak alana sevecenlikle baktım.
 


İşte bu demir bankta oturuyoruz.
Yeraltında geçen zaman vakit kaybı gibi gelmiyor nedense. O kısa sürede seçim yapabildiğim ve bunu uygulayabildiğim için belki. Okumak, yazmak, dinlemek ya da sadece bakmak...
Yalıtılmışlığın getirdiği konsantrasyonun kıymetini bilirim. Odaklanan insanın o müthiş dinginliği ve kendini yitirmişliği, daima ilginç, esrarengiz ve tutku doludur.

Bu fotoğrafta da Claire Danes tüm dikkatini elindeki kağıtlara vermiş. Herkes elindeki kağıtlara gömülmüş. Ben, Claire ve bekleyen kadın.

Bu gözlem ve peşi sıra gelen imgeler, çağrışımlar da işte, yalıtılmışlığın getirdiği odaklanma sayesinde. Ey bekleyen kadın, makineleşmiş maceracı hafızamın eğlenceli hareketi sayesinde, Claire Danes'le birlikte Pınar'ın Çağrışımlar Kulübü'nün ortak üyelerisiniz.
İşte tren de geldi. Hepimiz kalkıyoruz; ben, Claire, bekleyen kadın. Zihnimde bu gerçekleşmeyen görüntü ve hatta hikayeyle… Ellerimizde kağıtlar, bilgisayarlarımızda ve zihnimizde fotoğraflarla…
Sandalet mi? O yaşamıyor artık. Beni düşürmenin bedelini hayatıyla ödedi.

14 Ocak 2012 Cumartesi

METRO GÜNLÜKLERİ l

Metroda, yürüyen yoldayım. Hem ben, hem yol yürürken yandaki duvarda Johnnie Walker’ın ilanını görüyorum: Keep walking.
Reklamda da, sanatta da ‘kısa’nın vurucu etkisini göstermiyor mu bu örnek?

İyi bir buluş karşısında duyduğum takdir ve beğeni ile beynimde bir gülümseme nöronu hareketleniyor, belki yüzümde bile.
On sene önce staj yaptığım Şişhane’deki ofise şimdi başka bir pozisyonda gidiyorum.
Lego kutusuna benzeyen hayatı döküyorum metro yollarına.
Parçaların değişmesiyle başka başka formlar çıkıyor ortaya...
Duvar boyunca İstanbul’un eski zamanlardaki ulaşım araçlarının bir dolu fotoğrafı asılı.
En çok hangisini beğeniyorum? İşte bu.

 
‘Vapur iskelesinin çıkışında bekleyen fayton.’ En çok bu hoşuma gidiyor.
Vapur da var, fayton da…
Ama artık bu kompozisyon yok İstanbul’da. Kimseyi vapurdan indiğinde fayton beklemiyor.
Geçmişin masala dönen gerçeğine bakıyorum.
İlandaki gibi belki… Yürümeye devam…
Daha önce bir arada olan öğeler ayrışıyor, legolar dağılıyor, yaşam evriliyor.
Şişhane’ye çıkarken bunu düşünüyorum. Onca zaman sonra Şişhane’nin nasıl baş döndürücü bir hızla değişmiş olduğunu…
Şişhane farklı, ben farklı… fayton farklı, vapur farklı…
Ya da…
Şişhane aynı, ben aynı… fayton aynı, vapur aynı…
Nereden bakarsanız…
Netlik aynı, yorum farklı.
keep walking, keep walking..

26 Aralık 2011 Pazartesi

İDOL


  
“Onunla evlenemeseydim o benim idolüm olurdu,” dedi.
Gurur duydum, içim okşandı.
Baş başayken söylese de güzeldi, ama yemeğin ortasında,  arkadaşlarımıza söylediğinde… Bir de ilan etmiş oldu.
Onun böylesine güzel ifadesi karşısındaki şaşkın sevincimi unutamam.

Kadıköy’de iskeleye yakın, eski püskü eczanenin önünden ve buz gibi soğuğun içinden geçerken o an geliyor aklıma. Soğuğun yüz kesen ellerine karşın sıcak bir şey bütün bütün içimde. Huzurlu bir mutluluk…
Adım atıyorum, tramvay yolunun yan tarafına geçerken kaldırım varmış da fark etmemişim gibi havada kalıyor adımım.
Kuyuvari bir boşluğa düşüyorum.
Üzerimi silkip önümde duran dolmuşa biniyorum.
Eldivenimi çıkarıyorum.
Parmağımda yüzük yok. Eyvah, bu kaybettiğim ikinci alyans olacak. Acaba takmadım mı? Ama hep eldivenliydim, bir yere çıkarmış olamam. Belki de eczanede düştü.
Telefon çalıyor gibi geliyor, değilmiş.
Son aramalarda annem var, babam, Yasemin.

Eve giriyorum.
Anahtarı fotoğrafımızın yanına bırakıyorum.
Üzerimi koridorda çıkarmaya başlıyorum. Hırka, gömlek…
Yatak odasına geçiyorum.
Dolabın aralık kapağına yaklaşıyorum. Açıyorum yavaş yavaş.
Dolapta onun hiçbir kıyafeti yok.
Odada ona ait hiçbir şey…
Ne zamandır, nasıl; hangi soru?
Yüzüm soğuyor...
Soğumanın ardından heyecan: Bu an kendi idolüme anahtar. 

14 Aralık 2011 Çarşamba

FARUK DUMAN'IN ROMANI PÎRÎ ÜZERİNE... (PÎRÎ'Yİ SEZMEK)

Faruk Duman’ın Cemil Kavukçu ile yaptığı söyleşide, Kavukçu, “Aslında öyküleri uzaklarda aramaya gerek yok; bütün şaşırtıcılıkları, ilginçlikleri ve özgünlükleriyle çok yakınımızdalar,”[1][1] diyor. Faruk Duman, Pîrî ile yüzyıllar öncesinde geçen bir hikaye anlatsa da Kavukçu’nun sözlerini eseriyle doğruluyor. Uzağın yakını görmeye yarayacağını, Yusuf’un yüzyıllar öncesinde geçen hikayesi ile anlatarak, Kavukçu’nun tavrını, bir bakıma tersine yazıyor. Duman ne demek istiyor? Uzak ya da yakın fark etmez, anlattığın insanoğlunun arayışıdır. Jack London da romanına “Denizin Çağrısı” adını boşuna koymamıştır, değil mi? Serüven çağırır.
Denizdeyken toprağı, topraktayken denizi dileyen Yusuf’un serüven tutkusu, hayatını anlama, ona anlam bağlama dileğidir. Deniz, serüven tutkusunun, kendinden ve çevreden kopmanın, bağımsızlığın simgesi iken;  toprak geçmiş, kökler ve çocukluğun simgesidir.
Duman’ın önermesi, kişinin ancak uzaklaştıkça yaşantısını anlayabileceği, hazmedebileceğidir. Yakın, uzağa gitmeden kavranamaz. Yusuf sıladan ayrıldığında sıla sıcağını anlar, annesinin belleğindeki görüntüsüne döner. Çıplak kadınlar adasını gördüğünde de ilk sevgilinin tadına varır. Zaman geriye yürür.  Bu durum, edebiyat için de geçerli değil mi? Aynı metinden bir süre ayrı kalıp da ona tekrar döndüğünüzde, onda bambaşka anlamlar ve serzenişler bulursunuz. Uzak, yakındakini kavramanıza yarar.
Yazar, herkesin kendi serüvenini aradığını, hayal ettiğini anlatırken, aslında orayla buranın bir farkı yoktur, demek ister. Ayrıca, serüvenin içinde olduğunu bilsen özgürlüğünü kaybedeceksin. Ama elde etmek de istemiyorsun-ki serüven hayaldir ve sen hayalsiz de yaşayamazsın.
İlerleyen satırlarda, uzaktakinden korkulduğunu söyleyecektir. Bu, aslında bireyin özgürlüğünden korktuğuna da işaret eder. Özgürlük bireyin ta kendisi demek olduğuna göre, Yusuf kendinden de korkmaktadır. Nitekim romanın sonuna doğru kendini bilmediği bir anda işlediğini düşündüğü cinayet, korkularını haklı çıkarmaktadır.
Öyle bir tutku ki deniz üstündeki insanlar da kendi serüvenlerini uzakta bulamazlarsa yakına getiriyorlar. Serüvenini arayan leventlerin birbirlerini kesmeleri de bu tutkudan... Bulamazsan yaratırsın. Yazar bu tutkunun insanı canlı tuttuğunu düşünür. Zira romanda denir ki: “Huzur, mutluluğun kandıran yüzüdür.” Aradığımız rahatlık, huzur olmadığı gibi sorumuz da “ne” değil, “nasıl”dır.





SÖZ: 
Faruk Duman, bir yazısında edebiyatı sezdiği yıllardan bahseder.[1][2] Bu düşüncesini bağladığı nokta Pîrî’dir. “Söz sezilmek ister,” diyerek görüşünü yazınına taşımıştır.  İddiası, yazının kendi kendini ifade edebilmesi, eserin içinde metinde ne anlatıldığına ilişkin açıklamaların bulunmamasıdır. Eser zaten kendi kendini anlatır. Edebiyatın geometrisi olmaz, demeye getirir. Bu nedenle romana uzaklardan gelir; bu nedenle örtük olarak der diyeceğini.  Söz açıklanmaz, dile gelmez. Aynı romandaki harita gibi..
Harita, özün metaforudur. Aynı zamanda genel edebiyat anlayışı kabul edilen “anlatma, göster”i de içeren bir metafor. Üstelik Pîrî Reis’in haritasına bir gönderme yaparak romana zamanda da bütünsellik kazandırır. Sayfaları doldurup laf lakırdısı yapabilirdim, ama aslolan söz sanatı bu olmazdı, der bir bakıma.
Ben büyük resme bakarım, onun imgesi her şeyi anlatmaya yeter, çünkü onu sezmelisiniz. Her şeyi söylersem sezecek ne kalır ve bu anlamda yazarın yorumundan başka yorumlara nasıl gidersiniz? Sayfaları arttırmak aslında sizin imgeleminizi çökertmek ve edebiyatı hasara uğratmak, en azından çoğaltılamaz kılmaktır.
Çıplak kadınlar adasındaki kadınlardan bahsedildiği bölümde de aynı anlayışı taşır. “Onların bizi çağırması için zaten dil gerekmezdi, “ diyerek insanın doğasında olanın kendiliğinden anlaşılacağını belirtir. Bu nedenle, çıplak kadınlar adasındaki kadınlar bir şey söylemeseler de salt çıplak oluşları ile ne demek istediklerini söylemektedirler. Bir edebî eserin olması gerektiği gibi kendiliğinden.
Hemen ekler:  “Zeytin sözcüğü zeytin anlamına yalnızca bir kere gelir!” İşte bundandır ki Seferis, eksikleri tamamlayarak hikayeler anlatıyor ve siz boşlukları nasıl istiyorsanız öyle dolduruyorsunuz. Yazarın öyküsü ile okurun öyküsü farklıdır, herkes kendi (edebi) serüvenini yaşar.  “Hem onu dinleyene de bağlıdır,” derken okurun da bu oyuna gönlüyle, aklıyla, benliğiyle katılması gerektiğine işaret eder. Bu eylemi tamamlayan okur da kendince eksik bulduklarını kendi çağrışımlarıyla doldurur ve yeniden yaratır. Edebiyat, yazarla okurun kolektif çalışmasına dönüşür.
“Kuşkusuz bitirilmeye mahkum bir harita ölümü kucaklayan bir eğlencedir,” derken kendi edebiyat yolculuğunu dillendirmiştir. İlk sevgilinin ağzından tek bir sözcük çıkar: “Buraya.” Yusuf’un bu tek sözcüğü bir konuşmaya dönüştürürken de yaptığı budur. Söz ve çağrışımın nasıl örüldüğünü, ne zaman edebiyata dönüştüğünü, ne zaman lakırdı olduğunu anlatmak istiyor. Yazar anlama ulaşmak için sözün eksiltilmesi gerektiğini gösteriyor.
Ya zeyra kuşu? Ona yol gösterdiğini rüyasında gördüğü zeyra kuşunun gagasının ucunda yüzlerce harf dolaşmaktadır. Onun yol göstericisi sözdür.  O kuş ki hem serüveninde Yusuf’a kılavuzluk eder, hem de taşıdığı harflerle yazara… Yazar zeyra kuşudur. O da, okura yol gösterir, hayat ve yazın serüveninde eşlik eder. Okurun bünyesinde olan ‘söz’ü ortaya çıkarır, kendi çağrışımlarına okurun çağrışımları da eklenir ve her okurda, her okumada eser çeşitli kereler çoğalır. “Her şeyi unut,” der romanın sonunda. Kendi öykünü yarat, demektir bu.



DOĞA:
Seferis ile Yusuf arasında geçen konuşmada, suyun ışığa hakim olmasından bahseder Seferis. Yusuf, suyun akmasının kendine hakim olmadığını gösterdiğini iddia eder. Ama Seferis’in verdiği yanıt,  Faruk Duman yazınının temel söylemlerinden birini verir.  “Hayır, kendine dönüyor.”
Yazar, insanın kendine dönme isteğini doğa ile açıklar. Elif Şafak, döngünün kökünü tasavvuftan alırken, Faruk Duman, doğada buluyor döngünün özünü, benzetmesini, metaforunu.
Pîrî’de, “Zülal binlerce baştan, binlerce gözden, yani binlerce kulaktan oluşmuş bir yaman cengaver oluyordu işte,” der. Yazarın Burç adlı öyküsünde de Hacı Efendi’nin avladığı yaban hayvanlarının gücü adeta kendine geçer.[1][3] Hacı Efendi av hayvanları ile, Zülal öldürdüğü düşmanlarla çoğalır. Duman, insanı doğadan ayırmayan, ayrı düşünmeyen bir yazar. Doğadaki her canlının birbirini bir şekilde içine kattığını vurgular.
“Bu imbatla ben sanki bir kuş ile bir ağacın birleşmiş kokularını aldım. Nefis bir kokuydu bu. Ağaç sanki kuşla beslenmişti. Suyu değil de, kuşu emmişti topraktan. Kuş da ağacın gövdesinden, su kıvraklığı ile geçip yaprak uçlarında filizlenmişti.” Bu satırlarla da iç içe geçmenin başka bir biçimini sunar.  Doğa bütündür ve her varlık birbirini besler.
Yusuf’un yoldaşlarını bulması için “Birini rengarenk bir düzensiz limanda, birini de yine rengarenk bir düzensiz kavgada: aynı şey.”  der. Denizle toprağın özde aynı olması gibi önemli olan insandır. Mekan ya da olay değil. Onlar insanı biraraya getirmeye, birbiriyle beraber tutmaya yarar. Yusuf’un imgelerle dolu yarası da Seferis’le ilk kez konuşmasına sebep olacaktır. Her tür olay, her tür sıkıntı da insanın birbirine giden yoludur. Doğada her olay birbirine araçtır. Doğa bizi birleştiriyor ve her şey aslında bir diğerinde yaşıyor.
Doğada her şeyin birbirine dönerek varolduğu ve dünyayı var kıldığı düşüncesi metnin bütünselliği kadar, yazarın da diğer eserleriyle bağlantısının kuvvetini gösterir. Faruk Duman,  eserlerinde tek tek kendi dünyalarındaki imgeleri ve bağları çoğaltırken, tüm eserlerinin de birbirlerini besleyen bir dil ve felsefe yaratmalarını sağlamıştır.



[2][1] NotosÖykü, sayı 7
[3][2] Büyümenin Türkçe Tarihi, Metis Yayınları, 2007
[4][3] NotosÖykü, sayı 8

NotosÖykü'nün Ağustos-Eylül 2008 sayısında yayımlanmıştır.






5 Aralık 2011 Pazartesi

İYİDİR NOKTASIZLIK: CONTEMPORARY İSTANBUL

Resmin içindeydin…
Baş döndürücüydü, çünkü sen gri kıştan çıkagelmişken aklın renge battı. Hayat da, kış da ağızda patlayan şeker oldu bir anda. Saniyelik heyecanların getirdiği noktasız yükselmeler yaşadın.
Şiddetin göz alıcılığına kapıldın.
Bir komünde başıboş gezerken her adımda çarptığın renkli oksijen tanelerini avucuna alıp soludun. Tanecikler burnunu okşaya okşaya birbirlerine eklenerek ciğerini genişletti.


Konrad Winter'ın sende kalacağını anladın.




Azadeh Razaghdoost soğuk bir soluk verdi, diriltti seni

Argun Okumuşoğlu’yla ayaküstü sohbette,  eserlerin nasıl taşındığından tut, nerede yapıldıklarına dek pek çok şey konuştun.  



















Anastasia Kohorislova’da durdun, daha doğrusu o seni durdurdu. Etkilendin, hem de onu bir çukura gömdün, daha sonra  dönüp çıkarmak üzere…

ve o sırada bir de sevgili arkadaşına rastladın. Şaşırdın, şaşırmamalıydın; kim buraya koşa koşa gelir desen akla ilk o gelirdi çünkü. Daha pek çok tanışma ve karşılaşma arasında yol alırken her bir çalışmadan sonra zihninde bir virgül attın.
Devrim Erbil’in  'İstanbul’a Dokunmak' adlı canlandırmasında ekrandan yükselen beyaz kuşlardan birini havada yakalamışsın meğer, yokuş başında durup göğsünden çıkardın. Onu severken sen de kente dokundun.

İyidir noktasızlık…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...