27 Mart 2013 Çarşamba

ZİHİN BOZULUYOR, HAFIZA BOZULMUYOR


“…Hafızamız bir tür eczane, bir tür kimya laboratuvarıdır, elimize tesadüfen sakinleştirici bir ilaç da geçebilir, tehlikeli bir zehir de.”

Proust'un hafızanın yılankavi yollarında neyle karşılacağımızı bilmediğimizden dem vuran satırlarını yeniden okurken masamda geçmiş yıllarda yazdığım notlar da var. Öyküye hazırlık yapan, yola yeni çıkmış bir fikirle karşılaşıyorum: “Sen birinin anılarındasın. Ama o biri senin anılarında yok.”
Hafıza bile adil değil. Kimine ayrımcılık yapıp ön sıralara oturtuyor, kimini salona bile almıyor. Hatırda kalan herhangi bir ânınsa önemsendiği için aklında kaldığı düşünülüyor. Mutlak doğru bu olamaz. Zihnim öyle bir çöplük ki tüm bu çöplerin çoğunu önemsemediğime bahse girerim.
İnsanlığın varoluşundan beri keyif verici maddelerin varlığından söz edilir ya, Proust’un sakinleştirici ilaç addettiği tatlı hatıra, keyif verici bir madde kadar ruhu dinginleştiriyor. Hafıza, insanın bilinç kazandığı, hatırladığı, bir hayatının olduğunu gösteren, ona hayat bahşeden ellerden biri. Akıl kadar, düşünmek ve sevmek kadar...

Hafıza sana geçmişini veriyor. Daha garibi, bazen de vermiyor… Bazen de boşlukları işbirlikçi partneri z i h n i n doldurmasına, senin kucağına onun bırakmasına izin veriyor.
Bir hocamla, kanunların böylesine baş döndürücü bir hızla dönüştürülmesini konuşuyorduk geçen gün. “Bana sorarsanız, toplumun hafızasını siliyorlar,” dedi. Unutmadım, kaldırdığım raftan çıkarıp bakıyorum bu söze arada bir. Her "eskiyi külliyen reddeden uygulama"da toplumun yeniden inşa çabasını görüyoruz. Salona alınmayanların ya da salondan kapı dışarı edilenlerin yok olduğu anlamına gelmiyor ki bu... Herkes orada. Kişinin ya da toplumun hafızası başka ellerle yaratılmıyor...

Peki, zihin hafızayla ortak çalışıp duygulara etki mi edecek? Hayatındaki her şeyi olumlu ve işe yarar hale getirmek için uğraşan insanın hafızasının güçlü olması nasıl bir etki yaratıyor? Bazı zaman çok keyifli, çıkarım yapma şansın ve bu çıkarımın doğru olma şansı hafıza sayesinde artıyor. Ama -gerçekleşebilse- en kolaycı erekle yola çıkıldığını düşüneceğimiz ve belki de kaypakça bulabileceğimiz  "hafızayı bile isteye silme"yi ise kimse yapamıyor. 

Zihin bozuluyor, hafıza bozulmuyor...

 

29 Ocak 2013 Salı

"Anlamak yağmursa, anlamamak küldür." Son çıkanlar...


Daniel Frampton’ın Filmozofi adlı kitabı “Sinemayı Yepyeni Bir Tarzda Anlamak İçin Manifesto” alt başlığıyla ve Cem Soydemir çevirisiyle geldi.  Önemli, ifadesi güçlü bir sinema kitabı...  "Filmozofi, film için bir çözüm olmayı hedeflemez; Filmozofi'nin diğer perspektifler ve yorumlayıcı şemaların yanı sıra kullanılması, değiştirilmesi ve uyarlanması gerekir."

Guy Deurscher’in “Dilin Aynasından”ı da tüm sözcükseverleri çekecektir. Sözcüklere dolanmak hassaslaştırıyor.  Sözcükler, dilin düşleri. Haydar Ergülen, "Anlamak yağmursa ,anlamamak küldür," der. Yağmuru izleyenler ve Turgay Fişekçi'nin dergiye neden "Sözcükler" adını verdiğini düşünmüş olanları kıya sıya mutlu edecek...

Latife Tekin İletişim'de. Okuduğum baskıyla hatırlıyorum kitapları...  Sevgili Arsız Ölüm, bu sefer masmavi kapağıyla elimizde. Kitap okunduğu zamanla, atmosferle  basbayağı bir imge haline geliyor bakın. Yeniyi kabullenmek bile zorlaşıyor. Benim için Sevgili Arsız Ölüm'ün mavi bir kitap olmaması bana kalmış. Demem o ki yeni baskı, yeni bir kitap gibi… Bununsa zararı yok, faydası var. Bir kitabın farklı baskıları üzerine konuşmak bile zevke batıp çıkmak...
 
Sevgi Soysal öncüllerimden, "sevgili" yazarlarımdan, satırları öykülerime epigraf olanlardan... "Görmemiş gibi görüyor. Görmemek istercesine görüyor." Barış Adlı Çocuk'taki bu satırlar, aynı zamanda Gölgede adlı öyküme giriş... İletişim’den çıkan "Ne Güzel Suçluyuz Hepimiz!", -Sevgi Soysal İçin Yazılar- ağız tadıyla okunmayı bekliyor...  Derin tahliller, kendi derininize katmak için..
 

Sel Yayıncılık’ın Hayat Okulu Kitapları dizisi merakıma merak kattı. Uzun okumalar, geniş olasılıklar, sonunda bütünlüklü bir kolaj... Kitap projesi oluşturmayı Sel çok iyi bilir zaten.

İyi okumalar...
 

 

23 Ocak 2013 Çarşamba

Ne Övün O Kılıcı, Ne de Öpün...


Mimar Bruno Taut, 1919’da, "Güce tapanlar, güce boyun eğmelidir,” diyor.
Taut, hesapçıları uyarıyor: Övdüğünüz kılıcı öpmezseniz o kılıçla boynunuz kesilir.
Öte yandan,  ifadesinden güç düşkünlerinin bile boyun eğmek istemeyeceklerini düşündüğü anlaşılıyor. Oysa şimdi güce tapanların pek çoğu bunu dert bile etmiyor, öyle değil mi?  
Güç düşkünlüğü de miras gibi aileden çocuğa aktarılan bir davranış biçimi. Onurun, gururun adının geçtiği evlerde böylesine bir güç, değil hoşa gitsin, hor görülür. İnsanın sadece kendi özellikleriyle var olduğu, mevkinin, titrin ve gücün insaniyeti temsil edemeyeceği ve bu nedenle güce tapılmayacağı gün gibi açıktır o evlerde.

Sadece muktedire yaranmak ve yanında olmak için türlü takla atmak zaten kepazelik...  

Ama bakıyorum da bir alt kategori olarak, gündelik hayatta başkasının şemsiyesinden faydalanmayı bir yol olarak kabul eden ne çok insan var, buna takılıyorum... Şuursuzluklarında, kendi akıllarını hiçe sayışlarında diğerlerinden farklarını da göremiyorum ...  

Birinden faydalanmak, bir isimden medet ummak.. Onları görünce tanıyoruz elbette. Ola ki bu güç düşkünü de bir şekilde çıktıysa merdivenleri, şansın  yanında olması, sonrasını değiştirmiyor. Çünkü gerçekler kısa değil, uzun vadede belli oluyor. Laubalilik ve kaypaklık, değer verdiğiniz bir "güçlü"ye bile yapılsa nasıl iticidir ve sizin belki de erken fark ettiğiniz bu hal nasıl da gün gibi çıkar su yüzüne…

Burada da ilginç bir soru var. O güç düşkünlüğünün nesneleri “güçlü”ler, görmezler mi bu yanardönerliği, omurgasızlığı? Sanırım isimleri kalkan edilenler de övgüyü, ağzı köpüklü yalakalığı geri çeviremiyor, bunu da talihin tadına varmak olarak görüyorlar...  Üzücü...
Yine en üst kategoriye, en güçlüye tapınmaya çıkarsak da son söz olsun...
Ne övün o kılıcı, ne de öpün...

20 Aralık 2012 Perşembe

"İki Telefon, Öncesi ve Sonrası" Sarnıç Öykü'de...


Edebiyat dergilerinin çarpıcılığı ve anı yakalamasının yarattığı dinamizm hepimize geçiyor. Ne de olsa heyecan bulaşıcı...

Faruk Duman, yazın İnan Çetin’in Sarnıç Öykü adlı bir derginin hazırlığında olduğunu söylediğinde de sevinmiştim. Günler geçti, Sarnıç Öykü, 4. sayıya kadar geldi. Bu sayıda benim de bir öyküm var. "İki Telefon, Öncesi ve Sonrası." Öykü iki epigrafla açılıyor...
 
 

"Kopuk kopuk sözcüklerden anlatılmaz bir tedirginlik büyüdü." 
Tomris Uyar, Dizboyu Papatyalar
"hayatımın neresindeki yaşantıdayım sorarım kendine"
Leyla Erbil, Kalan

Edebiyat dergilerine ve dergi takipçisi okurlara yürekten selam…

23 Kasım 2012 Cuma

Sanatın Eğlence Tadı


Erich Mendelsohn ,1919’da Cassirer’de açılan sergisinde yaptığı konuşmada, “Yeni bir ritim, yeni bir devinim dünyayı ele geçirmekte,” derken dünya sanatınının gidişatını tanımlıyordu. Bugün sanata teknoloji de eşlik ediyor, sanat her materyali ve fikri kullanmayla şekilleniyor.

İşte sergi açılışlarının cazibesi de burada: Eseri, materyali ve fikri sanatçısından dinleyebilmekte...
Geçen seneydi. Cem Dinlenmiş, Galeri x-ist’teki "Not Now/Şimdi Olmaz" sergi açılışında, bir çalışmasını göstermişti.  Baktım, her çalışması gibi dinamik ve yoğun, benzersiz bir resimdi. Ama başka bir şey söyledi Dinlenmiş: "İşte burası," dedi. Resmin ismi o zaman dikkatimi çekti: "Yeraltındaki Galeri". Galeriye baktım, resme baktım, evet plana tamamen uygundu. Resim artık kendisinin yanında bir de fikre dönüşmüştü. Fikirden gelen sanat eserinin fikre geri dönmesiydi bu ve beni yaratım-mekan ilişkisi açısından etkilemiş, eğlencesi saklı bir örnekti artık.


Hüseyin Aksoylu'nun bu sene Art ON'da açılan "Ağırlık" sergisinde ise çok ilgi çekici bir enstalasyonu vardı. Aksoylu, videonun, "aslında yükseklik arttığı için paniğe kapıldığımız, bu panik ve denge kaygısının yaşamsal bir denklem olduğunu göstermek üzerine kaydettiğini," söylemişti. Aşağıya ağ germelerini önermelerine rağmen zaten anlatmaya çalıştığı düşüncenin tam da bu olması nedeniyle ağ germediğini söyleyince ona hak vermiş ve önermesini belki de daha iyi kavramıştım. Düşündürmüştü beni...

Fikirden tutun malzemeye kadar öğrendiğiniz her şey zihninizde o eserin ilerlemesi sağlar. Daha rahat, sağlam ve hatta eğlenceli bir yere oturur.

Sanatın eğlence tadını alınca takibe devam edersiniz, bu da derinliğini arttırır. Beyin neden keyif alıyorsa ona yaklaşma eğilimdedir çünkü.

Eserin yapım sürecini ve sanatçının hareket gücünü nasıl tanımladığını öğrenmek yeni bir keyif maddesi bulan beyni daha da çeker sanata, daha da… Takip eder, düşünür, zevk alırsınız…

Bilmek hakim olmaksa eserden alınan estetik haz da pekâlâ -belki de hakimiyet duygusunun etkisi ile- artabilir.

Keyifle söylüyorum ki bana iyi geliyor...


20 Ekim 2012 Cumartesi

Başka Bir Kadın'ın Sorusu: "Ben ne zaman böyle değişebildim?"

Kadın bir sabah uyanır, görür ki aradan on sene geçmiştir.
Artık sevdiği adamla evlidir, çocuğu vardır, eşinin babasının şirketine ortak olan başarılı bir iş kadınıdır ve son on seneye ilişkin hiçbir şey hatırlamamaktadır. Hikayesine yön verecek ve sıradan bir cümle çıkar ağzından: “Hiçbir şey anlamıyorum.” Anladığında da boşanmak üzere olduğu gerçeği, bucak bucak kaçacağı sevgilisinin varlığı, babasının ölümü ve annesinin başkasıyla evliliği tokat gibi çarpar yüzüne.

Başka Bir Kadın (La vie d'une autre)'da diğer kilit cümle de şu: “Ben ne zaman böyle değişebildim?” Kent hayatının hızı ve bu hızda ihmal edilen, ıskalanılan, tadı çıkarılmayan, yabancılaşılan bir hayattır elde olan. Kendinden başka bir yere savrulmuş gözükmektedir Marie Speranski. Aslında çevresindeki herkes aynı durumdadır. Unutuş... Sırf önüne o yol, o sırada çıktı diye saparak… Görünen odur ki önem verdiği hisler ve insanlar kadar hayatın eğlencesi de kaçmıştır...
Eğlencenin, neşenin en pür hali dans diye düşünülmez mi... Onca uzaklıktan sonra kocasıyla yaklaştıkları, yakınlaştıkları ilk zaman, dans ettikleri an... Dans dediğin kendini bırakmak çünkü. Binoche’nin de düz anlamıyla kendini bırakarak dans edişi kendini bulmakta bir yöntem pekâlâ...
Aslında unutuş, ruhsal arayışın tam da olması gereken anında gelmiştir. Boşanmak üzereyken… Tam da bir şeyleri değiştirebilecekken… Kadının şokuna ortağız. Onun merceğinden bakarız, ama kocası tam da yakınlaşmışken isyan eder, bu unutmanın da bir taktik olduğuna getirir. O yüzden kocanın, "Marie'nin hiçbir şey hatırlamamayı yöntem olarak uyguladığı suçlaması" biraz da bizim kulağımıza kar suyu kaçırmaktır. Belki gerçekten bir sabah uyanmış ve hatırlamamıştır kadın. Evet, belki bu bilinçli bir unutuştur.
Sonuçta?
Ne fark eder ki?...
İşte bu da filmin aynı adla uyarlandığı romanın yazarı Frédérique Deghelt'ın da, yönetmen Sylvie Testud'un bir başka mercek önerisi...
 
Marie, “Bir sabah kalktım ki…” başlığı olmadan da kendiyle hesaplaşabilirdi ama böyle çarpıcı bir etkisi olmazdı sanırım. Yaydan çıkmış gibi yaşanılan kent hayatının ortasında durmak, düşünmek, “Ben nasıl bu kadar değişebildim,” demek bir sabah uyanıp kendini on sene geçmiş bulmaya eşdeğerdir belki de...
 



3 Ekim 2012 Çarşamba

Bahadır Baruter Sergisi'nde... Ateşe Yakın Olanların Gözleri...

X-Ist’in yenilenmiş salonunda, ciddi bir kalabalıkla birlikte sergiyi gezerken Baruter’in gülen, kocaman, yeşil gözlerini seçiyorum. “Resimler için söyleyeceğim ilk şey, çok, çok farklı olduğu” diyorum ona, “işte duymak istediğim buydu,” diyor. Heyecanında haklı. Hem fikir, hem uygulama başka bir dünyadan. Matisse, “Resmetmek, bir düşünceyi çizgi içine almaktır,” diyor.  Belli ki, Baruter’in de önce kafasında bitmiş bu resimler...


Murathan Mungan, Kibrit Çöpleri’nde, “Dünyanın bütün hikayeleri aile yaralarıdır. Orada başlar, orada gelişir, oraya dönerler. Birikmiş ev içi kinleri, mutsuzluk fazlası, kirli sırlar, açık ya da örtük şiddet, aşırı sevginin yaraladığı benlikler, istenmezlikler, yetmezlikler, erken kayıplar, öksüzlüğün, yetimliğin, üveyliğin saymakla köpüren, köpürdükçe birbirine benzeyen nedenleri… Mutlu ya da mutsuz bütün sonlar kaçınılmazdır, “ diyor. Bu sergiye ne kadar yakın duran sözler… “Senin Ailen Bir Yalan Yavrum” aynı ismi gibi öyküsü olan, hikayesi çarpıcı bir grup dijital resimden oluşuyor.
Baruter’in resimlerinde karanlık, az tonlu, birbirine benzeyen, neredeyse ürkütücü bir atmosferde gotik kahramanlar gözlerinizin içine bakıyorlar.
Her birinde farklı bir öykü ve renk detayı var. İşte "O Akşam Yemeği" ve resimdeki tek canlı rengin çocuğun kırmızı tırnaklarının manidarlığı...



Ve benim favorim, Uzun Bir Gece. Küçük ayaklarını masumca ve mazlumca bir araya getirmiş, boynunu bükmek zorunda kalan kadın...


Hatırlarsınız, Mine Söğüt’ün leziz “Deli Kadın Hikayeleri” ile Baruter’in resimleri buluşmuştu ve eşine az rastlanır bir örtüşme gerçekleşmişti. Söğüt’ün öyküleriyle bu kadar iyi örtüşecek başka bir resim grubu da düşünemiyorum. Büyük bir birliktelik, bir araya gelişti.
Söğüt'ün kitaptaki öykülerinden birinin adı da “İçinde Ateşe Yakın Bir Şey Olan Kadın”dı; işte Baruter'inkiler de içlerinde ateşe yakın olanların soluk alışlarını izlediğimiz muazzam dünyalar...


2 Ekim 2012 Salı

BİR İLİŞKİNİN İLK SÖZLÜĞÜ - ZAMAN

Kendini bıraktın mı, kötü bir sürümün oluyorsun. Bilinmezlik bunu getiriyor işte. Biliyorsun, bazen tek bir söz tek bir olay buza dönüştürebilir insanı. Zaman ne kadar geçerse kazasız belasız, o kadar uzayabiliyor an...
Saatlerin tozunu almak ve havalandırmak için sabahı bekleyecek, zorla aydınlanan aleladeliğin içinde nefes alacaksın...

21 Eylül 2012 Cuma

BİR YAZ AKŞAMI ON BUÇUKTA - Sevgili Marguerite Duras

                                  
Marguerite Duras, “Daha yazılırken bile bir varoluş nedenine sahip olmayan kitabım olmadı,” diyor.
Peki Duras’ın Can Yayınları tarafından son basılan romanı “Bir Yaz Akşamı On Buçukta”nın[1] varoluş nedeni ne?
“İlişkiler ve ilişkilerin biçimlendirdiği insanları anlatmak,” diyebiliriz pekâlâ.
Çıktıkları gezide kocası Pierre’in, kendilerine eşlik eden Claire’e olan ilgisine seyirci kalmayı seçen, evliliğiyle ilgili sessiz bir hesaplaşmaya giren Maria.
Hem karısını kaybetmek istemeyen, hem de hayatındaki büyük yeniliğe hayır diyemeyen ve ikilemi iliklerine dek yaşayıp, hayatındaki kadınlara da yaşatan Pierre.
Maria’ya karşı kendisini sorumlu hissetse de Pierre’e olan sevgisinden kuşku duymadığımız Claire.
Yazar, ikilem içindeki üç karakterin düşüncelerini okumayı değil; olanı, görüneni, izleneni anlatmayı seçiyor. Bu tutumu, tam olarak romanın içeriğiyle de örtüşüyor. Maria da görünenle yetiniyor, daha fazlasını açıkça bilmek, duymak istemiyor. Ne fark eder ki?
Okur için de aynı durum geçerli: Onların beyinlerinin içine girsek ne fark eder? Karakterlerin ruh halleri, tepkileri zaten bilmemiz gerekeni vermiyor mu?

MARIA’NIN YALNIZLIĞI
Romanı okurken, bir kış akşamı, arkadaşlarla yaptığımız sohbeti hatırladım. İçimizden biri eşinden yeni ayrılmıştı. Ayrılmayı düşünen başka bir arkadaş, ona, “Ben de ayrılmak istiyorum, ama yalnızlıktan korkuyorum,” dediğinde ayrılanın yargısı netti: “Ayrılma, çünkü sen henüz o noktaya gelmemişsin. O nokta, ‘Yalnızlık bile bundan daha iyidir,’ dediğin andır.” İşte roman bunu sorgular: Maria o noktaya gelmiş midir, o noktaya nasıl gelinir?
Maria, kocasının bir başkasıyla gözleri önünde serpilen ilişkisini izlerken biz de Maria’nın yalnızlaşmasını izleriz.
Maria, gözlerinin önünde olgunlaşan bu ilişkiye müdahale etmiyor. Kocasının bir başkasıyla yakınlaşmasına neden müdahale etmiyor; neden onunla kavga etmiyor; neden ona engel olmuyor? Çünkü artık engel olmak istememektedir. O da Pierre’i sevmenin ne olduğunu biliyor ve Pierre’e olan duyguları onun için savaşacak kadar güçlü değil. Artık değil. Dillendirmese de Maria’nın isteği, kendisini çok isteyen bir erkektir; özünü, iradesini bağladığı bir erkek değil. İşte romanın, Maria ve diğerlerinin yolculuğunun nedeni ve gösterdiği süreç budur.
Duras sormaktadır: Uzun soluklu ilişkilerde eylemsizlik ne zaman başlar? Başka bir ilişkinin eyleme geçtiği noktada mı? Yoksa başka bir ilişkiye başlama, evlilik içindeki eylemsizliğin bir sonucu mudur? Bir kadın evliliğinin bitmesine ne zaman, nasıl izin verir? O ânı nasıl yorumlar? Maria özgürlüğünü teslim ettiği evliliğinin elinden onu tekrar almak istiyor.
Yorulan Maria yalnızlığa meyletmektedir. Nitekim, Duras açıkça yazar: “Maria yeni yalnızlığını karşılamakta ve hatta ona alışmaktadır.”
Bu noktada, Duras’nın makalesine dönmeli. “Kitap yazan birinin, çevresindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması gerekir. Yalnızlıktır bu. Yazarın, yazılı şeyin yalnızlığıdır. ... Yalnızlık hazır bulunmaz oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur….Yalnızlık, o olmadan hiçbir şey yapamayacağınız şeydir.”[2] Yalnızlığın kitabını okumuş yazar, Maria’nın da artık yalnızlığa hazır olduğu kanaatine varıyor. Artık…
Peki ya erkek neler yaşamaktadır? İki kadın sessiz, duygulu, heyecanlı bir bekleyiş içindeyken, ‘sır oyunu’nu sürdürdüğünü zanneden erkek, sessizlik anaforundadır. Pierre’in “Tatile çıktıklarından bu yana bu iki kadının arasında suskun kalıyor,” diye anlatılması da tesadüf değildir. Duras, erkeğin suskunluğuyla eylemsizliğin başladığı ve evliliğinin böylelikle bitmeye yüz tuttuğunu hissettirir. Pierre, ‘Sorgusuz Ada’ya düşmüştür ve hayatını sorgulaması gerektikçe küreklere yapışır, adasına kavuşur. Her kürek çekişinde hayatını ve sorunlarını iter.

İKİNCİ HİKAYE NEDEN VAR?
Bu arada, yaptıkları yolculuk esnasında yaşanan ve yerel halk tarafından ilgiyle takip edilen bir aşk cinayetiyle bu hikayeye paralel başka bir hikaye yaratılır.
İkinci hikaye, üçünün de aralarındaki ilişkilere bakış açılarını metaforik bir dille anlatmalarına, ifade etmelerine yarıyor. Yaptıkları yorumlar, yorum yapan her kimse onun hayatını ve nasıl yaşadığını gösteriyor.
Bu arada Maria, kaçan Rodrigo Paestra’yı kurtarmak istemektedir. Aslında Rodrigo’yla kendisi arasında gizli bir paralellik kurmuştur. İkisi de aldatılmışlardır.  Rodrigo’nun kaçma süreci, Maria’nın Pierre’den uzaklaşmasıyla eş zamanlıdır.  
Duras,“Maria ve Rodrigo Paestra dışında herkes uyuyor,” diyerek iki karakterin paralelliğini açıkça gösteriyor.

ALKOLÜN ROLÜ
 “İçmesine her zaman izin verecekler, içme isteğini her zaman koruyacaklar, her zaman.” Çünkü bu sayede Pierre ve Claire yalnız kalıyorlar. Alkole bir görev atfedilmiştir ve herkes bu rolden memnundur. Uyuşan Maria, Pierre ve Claire’in ilişkilerine müdahale etmez; Pierre ile Claire de Maria’nın alkollü olması sayesinde yalnız kalabilmektedirler. Nitelim, Duras açıkça dile getirir: “Kadın alkole, Pierre Claire’e dayanamıyor.”
Alkol Maria’nın, içinde bulunduğu zorlukları uyuşarak atlatmasını kolaylaştıran yardımcısıdır. Maria, alkolle tepkisizleştirir kendini. Duras’ın kadınları alkolle hayattan kaçarlar. Duras, ‘Sevgili’de de alkolü ayrıntılı bir şekilde ele almıştı. Sevgili’de anlatılan genç kız der ki: “Alkolün yüzü alkolden önce geldi bana”. Duras’nın anlattığı kadınlara alkol kol kanat gerer, arkadaş olur.
Nitekim Duras, yalnızlık kadar alkolü de sevmektedir. Yukarıda söz ettiğim makalede Duras, “Yalnızlık  ayrıca şu da demek: ya ölüm, ya kitap. Ama her şeyden önce alkol demek.” Duras, Maria’yı kendisinin yakından bildiği yalnızlığa kavuştururken, kendisinin çok sevdiği alkolü de yanına yardımcı olarak vermektedir.

ANLATIM VE DİL
Kurduğu dünyada tekrarları seviyor Duras. Tekrardan çekinmeyerek karakteristik özellikleri daima yaşatması sayesinde, mekanın ve zamanın içine girmemizi, daha da önemlisi orada kalmamızı sağlıyor.
Şimdiki zamanla yazması sayesinde öykü adım adım takip ediliyor. Bu, sıcak ve rahat bir okuma sağlıyor. Öte yandan, olacakları haber vermekten çekinmeyen bir kurguyu tercih etmesi onun kendine olan güvenini gösterdiği kadar, okurun da ona güvenini arttırıyor.
Evliliğin, aşkın, yalnızlığın ve ilişkilerdeki yalnızlığın portresini çizen Duras, ne kadar kaçarsanız kaçın, bir noktada hesaplaşmanız, yüzleşmeniz ve karar vermeniz gerekeceğini fısıldıyor.

(Cumhuriyet Kitap'ta yayımlandı.)




[1] Bir Yaz Akşamı On Buçukta, Marguerite Duras, Can Yayınları, 2007
[2] Marguerite Duras, ‘Yazmak’ adlı makalesi, Yazıhane-Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle, Metis Edebiyat, 2003






16 Eylül 2012 Pazar

BİR İLİŞKİNİN İLK SÖZLÜĞÜ - SUSMAK

SUSMAK: 1- Zor tabii senin gibi çok konuşan bir insan için... Ama söyledi sana: “Çok konuşacağız, çok susacağız.” İma ve açıklık, aynı anda…
SUSMAK: 2- Ona hayatını anlatmak istersin, gittiğin filmi, aslında onunla izlemediğin için bir noksanlık hissettiğini, okuduğun kitapları, yediğin yemeği, her şeyi anlatmak istersin. Der ki, “Çok konuşmak ve çok susmak istiyorum ben.” Hayır hayır, “Yeter kadın sus,” demiyordur. Başka bir şey bu…
   Belki de “Yeter, kadın sus” diyordur…

8 Eylül 2012 Cumartesi

BİR İLİŞKİNİN İLK SÖZLÜĞÜ - SAVAŞ/YENGİ

İlk zamanlar. Önce kim aradı, ne oldu, bu ne demek? Bunların gerçekten bir önemi var mıdır acaba? Gerçek bir şey için bkz: #biriliskininilksozlugu HESAP

7 Eylül 2012 Cuma

BİR İLİŞKİNİN İLK SÖZLÜĞÜ - SABIR

Yıllar geçtikçe bir şeyleri sırtınızdan atıyorsunuz da aşkta yük değişmiyor. Tek bir fark oluyor: Bir parça daha sabır. “Kör sabır,” der Mungan. Artık o kadar da kör değil. Her yaş, sabrını büyütüyor.

5 Eylül 2012 Çarşamba

BİR İLİŞKİNİN İLK SÖZLÜĞÜ - KONTROL

Hiçbir şey senin kontrolünde değil şimdi. Tek başına ip atlarken şimdi bir başkasının salladığı iple oynamaktasın. Tehlikeli; daha zevkli... Bir kere ipi verip oyuna evet dedin mi, tek başına oynamak artık mümkün değil...

Nerede ne yiyeceğine sen karar verirken şimdi başka ve bilmediğin bir öneriyle gelmekte mesela. Uzun süredir alışveriş listesini sen hazırlıyorken şimdi kalem bir başkasının elinde. Sen sadece alıyorsun...

1 Eylül 2012 Cumartesi

BİR İLİŞKİNİN İLK SÖZLÜĞÜ - HESAP

Hesap-kitap-kurallar-planlar-gardını alarak
Hesapsız-kitapsız-kuralsız-plansız-gardını almadan
Her şey bu iki satır arasında yaşanmıyor mu?
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...